12 Ocak 2019 Cumartesi

"CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR BİRLİĞİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN "ANKARA KALESİ, NO: 249" Ankara, 12 Ocak 2019 - cumhuriyetçiler ile demokratların bir araya gelmesi, bunun ilk adımı olmalıdır. Dolayısıyla, Cumhuriyetçi demokratlar hareketi, merkezde bu işbirliğinin çıkış noktası olacaktır.

ANKARA KALESİ NO: 249

"CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR BİRLİĞİ"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 12 Ocak 2019

Türkiye Cumhuriyeti Birinci dünya savaşı sonrasında siyaset sahnesine çıkmış olan ulus devletlerin önde gelen temsilcilerinden biridir. Dünya tarihi imparatorluklardan ulus devletlere geçiş doğrultusunda sürüp giderken, büyük imparatorluk alanları dağınıklık göstermiş ve bu durum nedeniyle eski devlet sınırları zamanla değişmiştir. İlk çağlardan orta çağlara geçiş süreci içinde insanlık, derebeylikten krallıklara, daha sonrasında da imparatorluklardan ulus devletlere doğru gelişen bir değişim süreci yaşamıştır. Bugünkü dünya düzeni böylesine bir geçmişin ve gelişmelerin ortaya çıkarmış olduğu bir yapılanmadır. Günümüzün dünya haritası son iki bin yıllık gelişmeler doğrultusunda oluşurken, bugünün ulusal temele dayanan cumhuriyet devletleri tarihsel süreç içindeki siyasal gelişmelerin doğal bir sonucu olarak gerçeklik dünyasında yerlerini almışlardır.

Modern dünyanın çağdaş cumhuriyetleri , Fransız devrimi sonucunda cumhuriyet rejimine geçiş ile birlikte kurulurken, Avrupa ülkelerindeki krallıklar zaman içerisinde cumhuriyet devletlerine dönüşmüştür. Fransız aydınlarının örgütü olan Jakobenler Birliği, kralı tahtından indirirken sadece cumhuriyet rejimine geçişi ilan etmekle kalmamış, aynı zamanda Fransız ulusunun da temellerini atmıştır. Uzunca bir süre din kavgalarına sahne olan Fransa’da; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerine dayanılarak yapılan büyük siyasal devrimde bütün Fransızlar din ve etnik kökenleri geride bırakarak ve cumhuriyet devletinin çatısı altında Fransız ulusunun evlatları olarak bir araya gelmişlerdir. Kral Frank’ın ortaya çıkardığı Frank Krallığı daha sonraki aşamada Fransız Cumhuriyetine dönüşürken, çağdaş cumhuriyetlerin tarih sahnesine çıkışına giden yol açılmıştır. Fransa’dan sonra sırasıyla bütün Avrupa ülkeleri ulusal gelişmeler doğrultusunda cumhuriyetlere dönüşürken, İngiltere sahip olduğu geniş sömürge alanlarından yararlanarak imparatorluğunu korumasını bilmiştir. Atlantik okyanusunun tam ortasında yer alan bu ada ülkesinde uzun süre cumhuriyetçiler ile kralcılar arasında siyasal çekişmeler yaşanmış ve sonunda imparatorluğa bağlı sömürgelere dayanan krallık taraftarları bu mücadeleyi kazanarak ve Britanya İmparatorluğunu Birleşik Krallık adı altında sürdürerek, Avrupa kıtasının cumhuriyet devletlerinin dışında kalmıştır. İngiltere’de kralcıların yendiği cumhuriyetçiler daha sonraları gemilerle Amerika’ya gitmişler ve çok istedikleri cumhuriyet düzenini ilk oluşturdukları on eyaleti bir araya getirerek kurmuşlardır.


İngiltere’deki çekişmeler Fransız devrimine giden yolu açarken , Fransa’da gerçekleşen devrim cumhuriyet devletlerinin yapılanmasını sağlayan devlet modelini de ortaya koymuştur. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri doğrultusunda yola çıkış ile başlayan devrim daha sonraki oluşumlar ile önce cumhuriyetin ilanını gündeme getirmiş, daha sonra da acil sorun olan din ve devlet işlerinin ayrılması doğrultusunda laiklik düzenini kurmuştur. Devlet işlerinde din farkının kaldırılması ile halkın temsilcileri arasından devletin yeni yöneticileri seçilmeye başlanmıştır. Fransız devrimi çok kanlı aşamalardan geçerek ulus devleti ve cumhuriyet rejimine doğru dönüşümler gösterirken, halkta biriken sosyal ve kültürel oluşumlar aynı zamanda kral Frank’ın çocuklarının Fransız milletine dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. Kral yerine cumhur başkanın ülkeyi yönetmesi , genel seçimler uygulamasını ortaya çıkarmış ve belirli dönemlerde sandığa giden Fransız halkı kendi içinden yöneticilerini seçerek uluslaşma yolunda emin adımlar ile ilerlemiştir.

İngiltere’de yaşanan siyasal çekişmeler ile birlikte Avrupa kıtasında otuz yıl süren din ve mezhep savaşları Westfalya barışına giden yolu açmıştır. Bu antlaşma çerçevesinde kıtanın her bölgesinde görülen din ve mezhep savaşlarına son verilmiş ayrıca dağınık Germen nüfusunun toparlanarak bir Alman ulus devleti oluşturmasının yolu açılmıştır. Westfalia barışının din ve mezhep savaşlarına son vermesi sayesinde Fransız halkı ve diğer Avrupa halkları zaman içerisinde uluslaşma sürecini tamamlamışlardır. 1648 tarihli Westfalia antlaşmasından sonra 1789 yılına kadar geçen iki asırlık dönem, Avrupa kıtasındaki devletlerin çatısı altında yaşayan halk topluluklarını zamanla uluslaştırmıştır. Böylece Avrupa devletleri bir yandan cumhuriyet rejimine doğru dönüşürken ,aynı zamanda halkların uluslaşması sürecini de birlikte yaşayarak üç asırlık bir dönem içinde çağdaş ulus devletler haline dönüşmüşlerdir . Ulus devletler oluşumu ile cumhuriyet rejimlerinin zaman içinde devletlerin yeni siyasal modeli biçimine dönüşmesi ,aynı dönemin özellikleri olarak birbirlerini tamamlayan siyasal gelişmeler olarak, Avrupa kıtasının modern çağlar boyunca yeniden yapılanmasında önde gelen belirleyici etkenler olmuşlardır .Yirminci yüzyılın ileri ve gelişmiş ulus devletleri tarih sahnesinde boy gösterirken , cumhuriyet devletleri ile uluslaşan toplumlar birlikte öne çıkmışlar ve Avrupa tipi devlet ve yaşam modelinin uzun süreli temsilcileri olmuşlardır. Cumhuriyetçi ulus devletler Avrupa devlet modeli olarak yeni dönemi belirlemiştir .


Yirminci yüzyıla doğru dünya giderken, Avrupa ülkeleri hem sömürge imparatorluklarını yürütmüşler hem de zaman içinde gündeme gelen siyasal ve sosyal birikimlerin etkisiyle uluslaşma süreçlerini tamamlayarak, çağımızın modern ulus devletleri olarak dünya haritasındaki yerlerini almışlardır . Birinci dünya savaşına giden yolda ulus devletler birbirleriyle çok büyük çekişmelere yönelirken, var olan büyük imparatorlukların parçalanmasıyla yeni ulus devletler dünya sahnesine çıkarak devlet sayısının artmasına katkıda bulunmuşlardır .Yirminci yüzyıla girerken yirmi devlet haritada varken , çıkarken iki yüz civarında devlet, Birleşmiş Milletler üyesi olarak dünya sahnesindeki yerlerini almışlardır . Birinci dünya savaşı sonrasındaki oluşumların tarih sahnesine çıkardığı yeni devletler yollarına devam ederek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşma çabası içine girerlerken , İkinci dünya savaşı sonrasında estirilen özgürlük rüzgarları doğrultusunda sömürgelerin uluslaşması ve giderek bağımsız devletlere dönüşmesi birbiri ardı sıra gündeme gelince , devletlerin sayısı iki yüze yaklaşmıştır .Böylesine köklü dönüşümler birbiri ardı sıra yaşanırken devletlerin hem sayıları artmış hem de siyasal yapılanmaları , Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasında yaşanan gelişmelere paralel yeni oluşumların ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur . Yirminci yüzyıl bir anlamda batı tipi devlet modelinin evrensellik kazanarak eski sömürgelerin devletleşmesi yolu ile bütün dünya kıtaları üzerinde yaygınlaşmasına sağlamıştır . İmparatorlukların parçalanması üzerine ortaya çıkan küçük devletlerin halkları uzun süre birlikte yaşamaktan gelen ortak tarih, kültür ve yaşam biçimleri doğrultusunda uluslaşarak ,eski sömürge devletlerinin çağdaş cumhuriyetlere ve ulus devletlere doğru yönelmesine yardımcı olmuşlardır . Bu nedenle günümüzün cumhuriyet devletleri ile ulusal toplumların birbirine bağlılığı siyasal anlamda önemli bir gösterge olmuşlardır.

Batı tipi devlet denilince akla hemen Avrupa devlet modeli gelmekte ve ulusal toplumlar ile cumhuriyet devletleri arasındaki kopmaz bağlılık ortak tarihsel sürecin yarattığı bir yaşam biçimi düzeni olarak öne çıkmaktadır . Laiklik düzeninin sağlamış olduğu yeni düzen çerçevesinde din ve mezhep farklılıkları geride bırakılırken, uluslaşma eğilimleri güç kazanarak öne geçmiş ve belirli devletlerin çatısı altında yaşayan halk topluluklarının zamanla uluslaşması ,toplumsal bir gerçeklik olarak tamamlanmıştır . Halkların uluslaşması ile birlikte devletlerin de cumhuriyetleşmesi ortak bir gelişme zemininde yeni boyutlar kazanırken ,cumhuriyetlerin demokratik yaşam biçimleri ile tamamlanması sorunu öne çıkmıştır . Sözlük anlamı ile halk yönetimi olarak tanımlanan cumhuriyet rejimlerinin demokratik yaşam düzenleri ile birliktelik kazanması , yönetimin tümüyle halk kitlelerine bırakılmasına yol açmıştır. Roma İmparatorluğu döneminden gelen cumhuriyet kavramı , İngiltere’deki çekişmeli siyasal sürecin içinden doğan demokrasi kavramı ile bütünleşirken , aslında her ikisi de halk yönetimi anlamına gelen iki kavramın birlikteliği olgusu ile karşı karşıya kalınmaktadır . Cumhuriyet kavramı Latincedeki halkın malı anlamındaki ResPublica sözcüğünden gelirken , demokrasi kavramı da eski Yunanca da var olan halkın gücü anlamındaki DemosCratos kavramından ileri gelmektedir .İki kavramın ayrı köklerden gelmesine rağmen daha sonraki uygulama aşamalarında bir araya gelerek sürekli birliktelik kazanması , gerçek anlamda bir halk yönetimi arayışının sonucu olmuştur . Cumhur sözcüğü Türkçeye Arapça’dangelirken ,Demokrasi kavramı önce eski Yunan ve daha sonra da İngiltere kökenli siyasal düşünceler sayesinde öne çıkmıştır .Avrupa’nın son üç yüz yılında birlikte kullanılan bu kavramlar, ortaya demokratik cumhuriyet yapılanması biçiminde bir yeni sentez çıkarmışlardır . Batıdaki devletlerde, cumhuriyet rejimleri ile demokratik yaşam biçim bütünleşerek modern siyasal düzenleri ortaya çıkarmışlardır.


Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde halk tabanının okumuşluğu ve bilimin aydınlığına sahip olması ortaçağdan kalan dini yönetimleri ve krallıkları devre dışı bırakırken, giderek demokrasi ile bütünleşmiş olan bir cumhuriyet devleti modelinin güçlenerek ana siyasal rejim haline gelmesini sağlamıştır . Avrupa’nın kuzey bölgesinde yer alan küçük devletlerdeki küçük krallıkların ötesinde , bütün Avrupa kıtası demokratik cumhuriyet rejimleri çatısı altında bütünleşirken , Avrupa kıtasının yanı başında yer alan üç büyük imparatorluğun dağılması üzerine Avrupa tipi ulus devletler kıtanın doğu bölgesinde de kurulmaya başlanmıştır . Avusturya ve Macaristan İmparatorluğunun çöküşü sonrasında imparatorluklardan ulus devletlere geçiş süreci öne çıkmıştır .Bu aşamadan sonra , içine girilen Balkanizasyon süreci Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırırken yerine çağdaş bir Avrupa devleti modeli olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Atatürk Balkanlar’da yetişen bir Türk önder olarak Avrupa kıtasının siyasal birikimini iyi biliyordu . Fransız devriminin yenileştirdiği bu kıtanın devlet modelini , kıtanın yanı başında kurduğu yeni Türk devletine de taşımak istiyordu . Bu doğrultuda ,bir ulusal kurtuluş savaşı aracılığı ile Türk ulusuna yeni bir devlet kazandırılırken aynı zamanda Fransız devriminden gelen cumhuriyet rejimi ,laik düzen ve ulus devlet üçlüsü birlikte benimsenerek dünya siyaset sahnesine modern bir cumhuriyet devleti çıkartılmıştır .İnsanlık tarihinin beşiği olan Avrupa kıtasındaki yenileşme ,Türk devrimi ile dünyanın merkezi coğrafyasına taşınmış ve Avrupa kıtasının yanı başında bir Avrupa tipi cumhuriyet ulus devleti Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurulmuştur . Avrupa kıtasının dışında oluşturulan ulusal cumhuriyet devleti , bütün dünya kıtalarındaki ulus devletlere örnek ve öncü olmuştur.


Birinci Dünya Savaşı sonrasında özgürlüğüne kavuşan Türkler kurdukları cumhuriyet devleti ile çağdaş dünyanın içinde yerlerini almışlardır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bütün ulusal güç cumhuriyet rejiminin güçlendirilmesine dönük olarak kullanıldığı için, hemen demokrasiye geçilememiş ve tek parti yönetimi olarak adlandırılan o dönemde cumhuriyet devriminin atılımları birer birer gerçekleştirilmeye çalışılmıştır .Kurucu önder Atatürk çok istemesine ve ikinci partinin kurularak rejimin demokratikleşmesi için çaba göstermesine rağmen, iç ve dış cumhuriyet rejimi düşmanlarınıngirişimleri ile iki kez kurulan ikinci parti denemeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır . Ayrıca , Birinci Dünya savaşı sonrasında ikinci bir dünya savaşının gerçekleşmesi üzerine savaş hali devam ettiği için olağanüstü hal yönetimi savaş yılları boyunca yürütülmeye çalışılmış ve bu aşamada çok partili rejime geçilememiştir . Rejimin demokratikleştirilmesi doğrultusunda yapılan iki girişim sonuç vermeyince, İkinci Dünya savaşının sona ermesi beklenmiş ve savaşı demokrasi cephesinin kazanması üzerine ,Türkiye’de de ikinci bir siyasal partinin kurulmasıyla demokratik rejime geçilmiştir . Türkiye Demokrat Partinin kurulmasıyla ve iktidara gelmesiyle demokrasiye geçmiştir . Böylece cumhuriyet devletinin demokrasi ile geliştirilmesi ve halkın tam anlamıyla yönetime katılabilmesi doğrultusunda Kemalist Cumhuriyet kendini yenilemesini bilmiştir .Devleti kuran Atatürk’ün partisi cumhuriyeti inşa ederek saltanata karşı cumhuriyetçi bir devrimi gerçekleştirmesinden çeyrek asır sonra , halk kitlelerinin desteği ile iktidara gelen Demokrat Parti halkın temsilcilerini yönetime getirerek ülkede demokratik bir devrim yapmıştır. Böylece,Tek partiden çok partili rejime geçen Türkiye Cumhuriyeti kendi modeli içinde cumhuriyet ile birlikte demokrasi yapılanmasını birlikte gerçekleştirebilmiştir. Dünyanın en büyük ülkesi olan Amerika Birleşik devletlerinde olduğu gibi cumhuriyetçi ve demokrat iki büyük parti yapılanması sayesinde , Türkiye batı tipi çağdaş bir demokratik rejime sahip olabilmiştir.

İki dünya savaşı sonrası dönemde doğu bölgesinde bir sosyalist blokun oluşturulması üzerine Türk devleti batı dünyasına doğru bir kayma göstererek, ve batı tipi devlet modelini yeni dönemde de koruyarak sürdürmeye çaba göstermiştir . Bu nedenle, Türkiye’nin yanıbaşındaki sosyalist blokun etkisi altına girmemek üzere Türkiye güvenliğine önem vermiş ve bu doğrultuda batı blokunun güvenlik örgütlenmesi içinde yer alarak tarafsız konumunu geride bırakmıştır . Batı güvenlik sisteminin savaşa yönelik yapılanması bütün batı devletleri içinde derin devlet yapılanmalarını gündeme getirdiği için , Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın ikinci yarısında her on yılda bir askeri darbe ve müdahaleler ile karşı karşıya kalmıştır . İkinci dünya savaşı sonrasında içine girilmiş olan demokratik ortam bu yüzden her on yılda bir kesilme göstermiş ve bu durumda cumhuriyetçiler ile demokratlar Türkiye ortamında bir karşıtlık çizgisi çıkmazına düşmüşlerdir . Her on yılda bir batı blokunun çıkarları doğrultusunda askeri müdahalelerin gündeme getirilmesi , Türkiye’de yeni oluşmaya başlayan demokrat tabanı sarsmış ve cumhuriyete sahip çıkma doğrultusundaki askeri müdahalelere karşı doğal bir tepki zaman içerisinde toplumda yaygınlaşmaya başlamıştır . Anti sovyetik bir tutum ile batı emperyalizminin taşeronu konumuna sürüklenmek istenen Türkiye’de zamanla bu çıkmaza karşı önemli gelişmeler gündeme gelmiştir . Askeri dönemler sonrasında yeniden demokrasiye dönüldüğünde cumhuriyetçiler ile birlikte demokratların ayrı ayrı partiler halinde örgütlendiği görülmüştür . Bu doğrultuda cumhuriyetçiler Kemalist devlete sahip çıkarlarken , demokratlar ise askeri dönemlerin yaratmış olduğu baskı dönemlerine karşı hak ve özgürlüklerden yana bir arayış içinde olmuşlardır . Bu aşamada , cumhuriyetçiler devletçi noktaya sürüklenirken , demokratlar toplumun içinden gelen hak ve özgürlük arayışının temsilcileri olarak ayrı ayrı hareket ederek normal demokratik rejiminin kuralları içinde siyaset yapıyorlardı .


Yeni bir yüzyılın başlarında soğuk savaş ve küreselleşme dönemleri geride kalırken siyasal alana yeni bir dönem gelmektedir . Eski dönemde dünya siyasetinin ana çelişkisi kapitalizm ve sosyalizm karşıtlığı olarak ilan edilmişti . Sosyalist sistemin dağılmasından sonra eski dönemin galibi kapitalist sistem olmuştu . Şimdi gelinen aşamada ise ana çelişkinin kapitalist sistemin temsilcisi küresel şirketler ile ulus devletler olarak ortaya çıktığı görülmektedir . Küreselleşme görünümü altında küresel tekelci şirketler , ekonomiyi devletlerin elinden alarak ve piyasa üzerinden yöneterek ulus devletleri tasfiye etme aşamasına gelmişlerdir . Alt kimlikleri hortlatarak , insanların etnik kimliklerini kışkırtarak , yeni ve uydurma tarikatlar kurarak ve cemaatlar ile milletleri paramparça ederek , hem ulus devletlerin hem de cumhuriyet rejimlerinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı görülmektedir . Bu aşamada bütün ulus devletlerin bölünerek ya da parçalanarak ortadan kaldırılması ile birlikte , yeni oluşturulacak eyaletler üzerinden bölgesel federasyonlara doğru ulus devletler zorlanmaktadır . Küresel sermayenin dünya egemenliği hedefi doğrultusunda ulus devletler üzerinden ulusal toplumlar parçalanırken ,halkın genel seçimler aracılığı ile katılım sağladığı cumhuriyet rejimlerinin ise alt kimlikli eyaletler yaratılarak ve bunlara dayalı olarak oluşturulacak yeni yerel yönetimler üzerinden merkezi devlet modellerinin de ortadan kaldırılmak istendiği artık kesinlik kazanmıştır . Çok uluslu küresel tekeller üzerinden uluslara , ulus devletlere ,merkezi yönetimlere ve cumhuriyet rejimlerine yönelik yıkıcı ve parçalayıcı saldırı bütün dünyada devlet sayısını iki yüzden iki bine doğru çıkartmayı hedeflemekte , daha sonraki aşamada ise ,iki bin eyaletin on büyük kıtasal federasyonun denetimi altına alınmasıyla küresel finans kapitalin bütün dünyada evrensel denetimi istenmekte ve on büyük federasyonun daha sonra büyük sermayenin kontrolü altında bir dünya konfederasyonunu oluşturması ana amaç olarak ortaya konulmaktadır . Gelinen yeni aşamada var olan devlet ve ulus yapılarını ortadan kaldırmak isteyen finans kapitalin süper emperyalizmine karşı ,bütün dünya halkları ve devletleri varlıklarını koruyabilmek için bir araya gelerek karşı çıkmak ve ortak bir siyasal mücadeleye girişmek zorundadırlar. Böylesine büyük bir mücadeleye giden yolda emperyalizmin tehdit ettiği değerlerin ve kazanılmış hakların korunabilmesi için öncelikle demokratik cumhuriyet rejimlerinin iki yakasını temsil eden demokratlar ile cumhuriyetçilerin ortak bir çatı altında bir araya gelmelerigerekmektedir .Gelinen yeni aşamada ortaya çıkan dev küresel yapılanmaya karşı cumhuriyetçiler ile demokratların birlikteliğinde dünya halkları ve devletlerini yeni bir var olma mücadelesibeklemektedir .Zamanın ruhu artık cumhuriyetçiler ile demokratları karşıt çizgide siyaset yapmaktan uzaklaştırarak birlikte var olma doğrultusunda ulusal cumhuriyet devletlerinin korunması çizgisinde bir antiemperyalist mücadeleye doğru getirmiştir .

Küresel gizli devlet yapılanmalarının öncülüğünde var olan devletler ve rejimler yıkılırken, halklar parçalanırken ,uluslar ortadan kaldırılırken , dışa bağlı ve sermayenin güdümünde diktatörlükleri destekleyen emperyalizme karşı siyasal alanda yer alan bütün kesimlerin bir araya gelerek ortak hareket etmesi bugünün koşullarında zorunluluk arz etmektedir . Bütün ülkelerin cumhuriyetçileri ile demokratlarının bir araya gelerek emperyalizmin güdümündeki askeri rejimlere ve merkezi diktatörlüklere izin vermemesi bu doğrultuda zorunlu olmaktadır . Bütün cumhuriyet devletleri böylesine olumsuz bir gelişmeye karşı gereken önlemleri almalı ve kendi güçlerinin yetmediği durumlarda komşu devletler ile bir araya gelerek, bölgesel güvenlik örgütlenmeleri çatısı altında, hem kendisini hem de bölgesini güvence altına almaya öncelik vermelidir . Cumhuriyet devletlerinin yanı sıra uluslar ve ulusal toplumlar da evrensel alanda dayanışma içine girerek , tekelci şirketlerin küresel saldırılarına karşı topluca harekete geçerek ve bu doğrultuda bir ulusal enternasyonel oluşumunu bir an önce gerçekleştirerek küresel emperyalizme karşı bir alternatif insiyatifi dünya sahnesine çıkarmalıdırlar . Küreselcilerin plan ve programlarına karşı çıkanlar ,ortak dayanışma cephelerinin kendi planlarını hem devletler hem de halklar ya da uluslar dayanışmasıyla gündeme getirmeleri , insanlığın geleceği açısından son derece önem taşımaktadır . Bugünün kuşakları yaşanmakta olan böylesine büyük bir değişimin ortaya çıkardığı çıkmazlara karşı, tarihsel misyonlarını yerine getirerek , insanlığın şimdiye kadar kazanmış olduğu bütün değerleri bir uygarlık savunması doğrultusunda korumasını bilmelidirler .

İçinde bulunulan tarihsel dönüşüm aşamasında herkesin var olan değerleri korumak ve ekonomi üzerinden yürütülen saldırılara karşı önlem almak doğrultusunda toplumsal sorumlulukları vardır . Bu sorumluluklar doğrultusunda herkes kendi payına düşen görevleri yerine getirirse , ekonomiyi silah olarak kullanan finanskapital emperyalizmine karşı insanlık daha insancıl bir çizgide alternatif küreselleşme programını gündeme getirebilir . Her ülkenin siyasal alanında merkezi oluşumlar bu açıdan önem taşımaktadır . Yıkıcı saldırılara karşı merkezin etrafında soldaki ve sağdaki bütün akımların bir araya gelerek dış güçlere karşı ulusal bir direniş hareketine yönelmesi kazanılmış hakların korunması açısından acil bir durumdur . Devleti savunan cumhuriyetçiler ile toplumu temsil eden demokratların böylesine bir merkezi yapılanmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmeleri anti emperyalist bir çizgide yeni bir oluşumun başlangıcı olacaktır . Bu nedenle şimdiye kadar solda politika yapan cumhuriyetçiler ile sağda politika yapan demokratların milli merkezde bir araya gelerek , her türlü dağılma ve çözülmeye karşı çıkacak cumhuriyetçi demokrat bir hareketin başlatılması bugün için zorunlu görünmektedir . Devletçi cumhuriyetçiler ile halkçı ya da ulusçu demokratların bir araya gelmesinden oluşacak olan yeni bir sinerjik atılım, bütün toplumların ve de devletlerin yeni dönem işbirliği ve dayanışma girişimlerinin başlangıcı olacaktır . Cumhuriyetin devamı için devletlerin ayakta kalması ,demokrasilerin sürekliliği için de ulusal toplumların varlığının korunması gerekmektedir . Bu nedenle , cumhuriyetçiler ve demokratların temsilcilerinin bir araya gelerek ortak bir durum tespiti raporu üzerinde anlaşmaları ilk adım olacaktır . Sonraki aşamada ise , iki kesimin temsilcilerinin birlikte hazırlayacakları bir cumhuriyetçi demokrat program ile yola devam edilirken , toplumun her kesiminde hareketin temsilcilerinin bulunmasına ve dış temsilcilikler aracılığı ile mazlum ulusların bu aşamada evrensel bir dayanışmaya sahip olmaları sağlanmalıdır .Toplumların her kesiminden olduğu kadar kamusal alanda görev yapan kuruluşların içinden gelen temsilcilerin de , bütün toplumun cumhuriyetçi demokrat bir program çerçevesinde bir araya gelmesi oluşumuna katkıda bulunmaları haksızlıkların önlenmesi açısından yararlı olacaktır . Cumhuriyetçi demokrat hareket emperyal saldırılara karşı ulus devletlerin,halkların ve ulusların karşı çıkışı olarak daha adil bir dünyanın yaratılmasına katkı sağlayacaktır .

Zamanın ruhu kavramının yeniden geçerlilik kazandığı bir dönemde son çare: Cumhuriyetçiler ile Demokratların “MERKEZDE” bir araya gelmesidir.
İnsanlık bugün zamanın ruhu kavramının yeniden geçerlilik kazandığı bir döneme doğru yol almaktadır. Daha çok büyük değişim dönemleri sırasında ortaya çıkan bu kavram süper emperyalizmin dünyayı alt üst etmeye çalıştığı bugünkü yeni aşamada tekrar önem kazanarak, gelecek için üzerinde düşünülmesi gereken bir durum olduğunu herkese göstermektedir. Bu aşamada her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı dünyayı bilinmez bir geleceğin beklediği gibi kafa karıştırıcı söylemler, emperyal merkezler tarafından ortaya atılarak ve dünya devletleri ve halkları hem karamsarlığa hem de umutsuzluğa doğru kışkırtılarak, insanlığın küresel emperyalizmin çıkarcı isteklerine boyun eğmesi istenmektedir. Böylesine aşırı ve haksız bir isteme doğal olarak dünya ulusları kendilerini koruyabilmek üzere karşı çıkacak ve direneceklerdir. Böylesine bir antiemperyalist dalganın gelmekte olduğunu gören küresel şirketlerin merkezleri, bankacılık alanında çeşitli manevralar çevirerek, para sistemi ile oynayarak ,teknolojik alandaki yenilikleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, enerji ve maden yataklarına el koyarak her yerde terör ve sıcak çatışmaları kışkırtarak, bütün insanlığı bir büyük yok oluşa doğru kıyamet senaryoları çizgisinde sürüklemektedirler. Sonunda dünyanın yok oluşuna kadar gidebilecek bu gibi olumsuz gelişmelerin bugünün dünyasında insanlığı, dünya devletlerini ve halklarını teslim almasının bir kader olmadığı, aksine tamamen emperyalizmin yeni bir aşaması olarak dünya uluslarına dayatıldığı açıklığa kavuşmuştur. Para gücü ile ekonomiyi satın alanlar, medyayı kullananlar ve siyaseti finanse edenler kendi seçtikleri adamları devletlerin başına getirerek kıyamet senaryolarını devreye sokmaya çalışmaktadırlar.
Zamanın ruhunu kendi çıkarları doğrultusunda görmek isteyen emperyalistlerin eskisi gibi bütün dünyayı bir avuç işbirlikçi ile yönetemeyecekleri artık kesinlik kazanırken, insanlık ve dünya halkları adına bir büyük koalisyonun emperyalizme karşı halkçı bir dayanışma aracılığı ile öne çıkması gerekmektedir. İşte cumhuriyetçiler ile demokratların bir araya gelmesi, bunun ilk adımı olmalıdır. Dolayısıyla, Cumhuriyetçi demokratlar hareketi, merkezde bu işbirliğinin çıkış noktası olacaktır.
Kaynak: CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR BİRLİĞİ - Prof. Dr. Anıl Çeçen

8 Ocak 2019 Salı

ANADOLU'DA ÜÇÜNCÜ ENDÜLÜS "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" Türk dünyası açısından çok da anlam ifade etmeyen bu kavram İslam dünyası açısından son derece önem taşıyan ve dünyanın geleceğini yönlendiren bir tarihi dönemin adı olarak öne çıkar.


ANADOLU'DA
ÜÇÜNCÜ ENDÜLÜS

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 08.Ocak.2018

Endülüs kavramı, Türkiye’de pek bilinmeyen ya da yeterince üzerinde durulmayan kavramlardan birisidir. Ne var ki, Türk dünyası açısından çok da anlam ifade etmeyen bu kavram İslam dünyası açısından son derece önem taşıyan ve bir anlamda dünyanın geleceğini yönlendiren bir tarihi dönemin adı olarak öne çıkmaktadır. Türklerin Avrupa’da pek de gidemediği bir bölge olan, kıtanın tam da güneybatısında yer alan İberik Yarımadası ya da bugünkü adı ile İspanya adı verilen bir bölgede tarihin en kritik dönemlerinde yedi yüz yıl boyunca hüküm sürmüş bir uygarlığın ya da imparatorluğun adı olarak Endülüs kavramı insanlığın geçmişinin kavranabilmesi açısından fazlasıyla önem taşıyan bir kavramdır.İslam dünyası açısından çok önemli olan bu kavram,Osmanlı dönemi açısından da Avrupa’da gerçekleştirilen Türk-İslam uygarlığının dini kökenlerini gündeme getiren bir oluşumun adıdır. Endülüs tarihi bilinmeden Avrupa tarihi anlaşılamaz, ayrıca İslam tarihi üzerinden gidildiği zaman .Türklerin Müslümanlığı kabul etmesi aşamasından sonrasının ele alınabilmesi ya da kavranabilmesi açısından da dikkate alınması gereken önemli kavramlardan birisi de gene Endülüs adıdır.Bugünün Türkiye’sinde ortaya çıkan bazı olumsuz koşullar, Anadolu yarımadası üzerinde de yeni bir Endülüs macerasının yaşanmakta olduğunu göstermekte ve üçüncü kez bir Endülüs faciasının tarihte oluşup oluşmayacağını tartışma alanına getirmektedir.
BİR DEVLET ADI OLARAK "ENDÜLÜS" KAVRAMI!..
Endülüs kavramı öncelikle bir devletin adı olarak öne çıkmıştır. Hrıstıyanlığın beşinci yüzyıldan sonra bütün Avrupa kıtasını kapsaması ve bundan sonra iki yüz yıl boyunca bu kıt'ada yoğun bir Yahudi ve Hristiyan çatışmasının yaşanmasını takiben Orta Doğu bölgesinde Müslümanlığın üçüncü tek tanrılı din olarak meydana çıkması ve hemen sonrasında da Arap ve Berberi komutanlar sayesinde Kuzey Afrika üzerinden İberik yarımadasına taşınmasıyla beraber bugünkü İspanya denilen ülkenin topraklarında yedinci yüzyılda bir Müslüman devleti kurulmuştur. Bu tarihe kadar,Avrupa Hristiyanlığı ile tek başına mücadele eden Yahudiler, İspanya’da bir Müslüman devleti kurulduktan sonra bunun içinde yer almışlar ve Endülüs devleti zamanla bir Yahudi-İslam uygarlığına dönüşmüştür.İspanya yarımadasına geçerken gemileri yakan Tarık BinZiyad, bu bölgede kalıcı bir İslam devleti kurulabilmesi için çaba göstermişve daha sonra da,İspanyanın bugün Anduluzya denilen merkezi bölgesinde, sekiz yüz yıl sürecek bir büyük İslam devletinin temellerini atmıştır.İberikYarımadasında kurulan İslam devleti kısa zaman içinde gelişerek bütün yarımadayı denetimi altına almış ve daha sonraki dönemlerde de Pirene dağları üzerinden düzenlediği çeşitli askeri akınlar ile Hristiyan Avrupa kıtasına yönelik birçok askeri seferi düzenleyerek, Avrupa kıtasında mutlak bir Hristiyan hegemonyasını önlemiştir. Endülüs devleti çatısı altında rahat bir yaşam sürdüren Yahudiler,hem bilim de hem de ticarette üstünlük göstererek Akdeniz merkezli dünya dönemindekıtasal gelişimleri doğrudan etkileyebilmişlerdir. Vatikan merkezli bir Hristiyan Avrupa Yahudileri kıtadan atmağa çaba gösterirken, bir de İberikYarımadasında büyük bir İslam devleti kurulunca bu planlarını gerçekleştirememişler ve daha sonraki aşamada seki asır boyunca Endülüs devleti üzerinden Avrupa kıtası ciddi bir Hristiyan ve Müslüman çekişmesi dönemine girmiştir. Müslüman Endülüs devleti savaşarak yayılınca ve kısa bir süre sonra imparatorluk olma düzeyine gelince, Avrupa kıtasındaki Hristiyan hegemonyası sınırlanmış ve Müslümanların sağlamış olduğudenge içindeYahudiler rahatlıklahem bilimdehem de ticarette öne geçerek, Orta Çağın karanlık döneminin aydınlığa kavuşabilmesi için çaba gösterebilme şansını elde etmişlerdir. Endülüs dönemi, bu nedenle Avrupa kıtası tarihindeyeni bir dönemin başlangıcı olarak da kabul edilmektedir.

Sekiz yüzyıla yakın biruzunca süre içinde İberik yarımadasına bütünüyle egemen olarakAvrupa kıtasının batı bölgelerinde önemli bir imparatorluk kurma şansını elde eden Endülüsdevletiaynı zamanda büyük bir uygarlığı da insanlık alemine kazandırmasına rağmen gene, medeniyetler teorisi doğrultusundadağılıp yıkılmaktan kurtulamamış 1492 tarihi itibarıylaEndülüs devletinin Müslüman ve Yahudi dinine mensup bulunan vatandaşları gemilerle bu kıtayı terk etmek ve yarımadadan uzaklaşmak zorunda kalmışlardır. Müslümanları taşıyan gemilerin yakılmasıyla kurulan bu büyük devlet, sekiz yüzyıl sonrageneSeferad adı verilen gemi seferleri iletasfiye edilmiş ve Endülüs’ün Müslümanları Afrika kıtasının kuzey bölgesinetaşınırken, Endülüs Yahudileri deAvrupa kıtasının doğusunda yeni kurulmakta olan Osmanlı İmparatorluğunagene Seferad seferleri ile gemiler aracılığı ile getiriliyorlardı. Yedinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar devam eden bu güçlü devlet, tarihte görüldüğü gibiilerlemiş uygarlığına ve güçlü yapılanmasına rağmengene de çöküş sürecinden kurtulamıyor ve zamanla dağılma noktasına gelerek bütünüyle tarih sahnesinden siliniyordu. Tüm devletler gibi kendisini korumasına ve güçlü bir devlet ile ileri bir uygarlık düzeyine gelmesine rağmen, medeniyetler teorisinin ortaya koymuş olduğudevri daimin dışında kalamaması,çok önemli bir tarihsel dönüşüme neden oluyordu. Endülüs’ün çöküşü ile beraberEndülüs Yahudileri ile Orta Doğu Müslümanları, Osmanlı devletinin çatısı altında Balkan bölgesinde buluşarak, yıkılan Endülüs’ün uzantısı olarak Osmanlı imparatorluğunu Avrupa kıtasının bu kez de doğusundabir araya gelerek,Vatikan merkezli bir Hristiyan tekelciliğininya da dinsel bir fanatizmin Avrupa kıtasına egemen olmasının önüne geçiyorlardı. Bir anlamda Endülüs devletinin yarım bırakmış olduğu Hristiyan dinini dengeleme misyonu, daha sonraki aşamadaİspanyolYahudilerininBalkanlar’da Asyalı Türkler ve Orta Doğulu Müslümanlar ile birleşmesiyleoluşturulan Osmanlı İmparatorluğu aracılığıdevam ettiriliyordu.Hristiyan Avrupa kıtası sekiz asır boyunca batıdan Endülüs Müslüman devleti ile dengelenirken, sonraki aşamadabu kez yedi yüz yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu üzerinden debenzeri misyon yerine getiriliyordu.

Dünya siyasal tarihi açısındanEndülüs kavramının önemi hem bir devlet hem de bir uygarlık olarak önemli yere sahiptir. Ne var ki, asıl Endülüs denilince hatırlanan olgu bu büyük devletin ya da uygarlığın çöküş öyküsüdür. Avrupa kıtasınındenizlere ve okyanuslara açılangüneybatı bölgesinde böylesine büyük ve zengin bir devlet olarak kurulmuş olan bu imparatorluk nasıl oldu daçökme aşamasına geldi sorusuhem siyaset bilimini hem dedevletteorileriniyakından ilgilendirmiş, bu sorunun cevabıçeşitli yönleri ile araştırılırken,medeniyetler teorisinin oluşumunaEndülüs deneyimi önemli ölçülerde ciddi birbilgi birikimi kazandırmıştır.Bir devletin zaman içinde güçlenerek kendi zamanının en önemli siyasal merkezi ya da gücü konumuna gelmesiüzerinde durulması gereken bir konu olmasına rağmen, aynı devletin zaman içerisinde zayıflayarak kısa bir süredeçökme ya da dağılmanoktasına gelmesi debu konudan daha fazla öneme sahiptir çünkü var olan bütün devlet yapıları değişen koşullarda kendilerini yenileyerek yola devam edebilmenin yollarını aramaktadırlar.Orta çıkan yeni koşullar siyasal dengeleri değiştirdiği gibi, daha güçlü yeni devlet yapılanmaları da ortaya çıkarabilir ve bu gibi durumlarda eski devletler zorda kalarak ya dağılmak ya da parçalanmakdurumunda kalabilmektedirler.OswaldSpengler gibi, medeniyetler teorisi üzerine kitaplar yazmış ya da teoriler geliştirmiş düşünürler, tarihteki olayları geleceğe dönük olarak yorumlarlarken, Endülüs olgusu önemli birbilgi kaynağı ya da çıkış noktası olmaktadır. Endülüs deneyimi bilinmeden ve iyice değerlendirilmeden, hiçbir devlet geleceği ile ilgili güvenli bir çözüm üretemez.

Avrupa’nın batısındaki İberik yarımadasındayedinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar süren birinci Endülüsdönemi yaşandığı gibi, Endülüs sonrası dönemde deon üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam edenOsmanlı İmparatorluğu dönemi yaşanmıştır. Osmanlılar tıpkı Endülüslerin batı Avrupa’da oluşturdukları gibi doğu Avrupa’da bir devlet düzeni kurmuşlar ve sürekli olarak Vatikan merkezli Hristiyan Avrupa ileçatışarakya da savaşarakyirminci yüzyılın başlarına kadar hegemonyalarını sürdürebilmişlerdir.Ne var ki, yirminci yüzyıla girerken önce Balkanlar bölgesinde iki büyük savaş döneminin yaşanması ile Osmanlı hegemonyası Avrupa toprakları üzerinde sona ermiş, daha sonraki aşamada dünyanın merkezini ele geçirme kavgası doğrultusunda Anadolu yarımadası üzerinde de, Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkmış ve çeşitli cephelerdeki savaşların kaybedilmesi üzerine deOsmanlı İmparatorluğu tıpkı Endülüs devletiçökerekbitme noktasına gelmiştir.Hristiyan ve Müslüman dünyaları arasındaki çekişmelerde Avrupa’nın Hristiyan bütünlüğü karşısında bir denge sağlamak üzere gündeme gelen Endülüs ve Osmanlı devletlerininbenzeri bir akıbetten kurtulamamaları , tarih ve siyaset bilimleri açısından karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerekenönemli birsorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bir anlamda ikinci Endülüs vakası Balkanlar’da yaşanmıştır. Endülüs devleti asıl merkezi olanİberik yarımadasının göbeğindekiAnduluzya’da egemenliği elinden kaçırınca, Endülüs vatandaşı olan Müslümanlar ve Yahudiler İberik yarımadasından kovulmuşlardır.Benzeri bir biçimde, Osmanlı devleti deBalkan savaşlarını kaybederek çökme noktasına gelince,Balkan yarımadasından Osmanlı Müslümanları ile Yahudiler gene aynı şekilde kovulmuşlar ve her iki grup da Osmanlı imparatorluğunun arka ülkesi olan Anadolu yarımadasına gelerek, bu ülkedeikinci bir kurtuluş savaşı vererek o dönemin çağdaş koşullarına uygun bir ulus devlet modeli ortaya koyabilmişlerdir.Batı Avrupa’nınemperyalHristiyan devletleri gene Endülüs dönemindeki gibi dinsel fanatizme yönelerek, Avrupa kıtasını Müslümanlardan ve Yahudilerden temizleme harekatına kalkışarakve Osmanlı ahalisini Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru kovarak, Avrupa kıtasını gene sadece Hristiyanlara mal etmek istemişlerdir.Tarih bir anlamda yedi asır sonra tekerrür edince,on beşinci yüzyılda Avrupa kıtasının batısından kovulan Müslümanlar ve Yahudiler, beş yüz yıl sonra yirminci yüzyılda daAvrupa’nın doğu bölgesindeki Balkan yarımadasından kovulmak durumunda kalmışlardır.İberik yarımadasında yaşanan etnik kovulma ve süpürme operasyonunun bir benzeri Balkan yarımadasında yirminci yüzyıla girerken ortaya çıkmıştır.

Endülüs olayı, medeniyetler teorisi açısından bir çöküşün öyküsüdür.Endülüs gibi ileri bir uygarlığın çöküşe geçmesi ve bu uygarlığın dayanmış olduğu güçlü devletintasfiye edilmesinden çıkansonuçlardan eğer gerçekçi bir doğrultuda dersler alınabilseydi, Balkanlar’da ikinci bir Endülüs olayının yaşanması önlenebilir ve böylecemerkezi coğrafyanınbeş bölgesini hegemonyası altında tutabilen büyük ve güçlü Osmanlı İmparatorluğunun yoluna devam etmesi sağlanarak, büyükbir çöküşün ikinci kez Balkan yarımadasında ortaya çıkması önlenebilirdi.Osmanlı devleti de tıpkı Endülüs devleti gibikuruluş,gelişme ve büyüme dönemleri yaşadıktan sonraduraklama ve gerileme aşamalarına doğru sürüklenmiş ve sonunda çöküş ile bitme noktasına gelmiştir.Anadolu’nun batı bölgesinde dünya sahnesine çıkan bu büyük cihan imparatorluğu Balkanlar elden çıkınca gene aynı topraklara geri dönerek bir var olma savaşına doğru sürüklenmiş ve devletin çöküşü önlenemeyincegeride kalan ahali bir ulusal kurtuluş savaşı zaferi kazanarak, Balkanlar sonrasında Anadolu ‘dabir büyük ulus devlet kurulabilmiştir. Osmanlılar da tıpkı Endülüslüler gibi güçlü ve uygar olmalarına rağmen çöküş sürecinin önlenemeyen kurallarından kurtulamamışlar, büyüme dönemi sona erince duraklama ve gerileme dönemleri birbiri ardı sıra yaşanmış ve sonundabüyük savaşlar ile çöküşe giden yol hızlanmıştır. Balkanlar’da gerçekleşen ikinci Endülüs faciası da,medeniyetler teorisinin kurallarınauygun bir doğrultudayaşanmış ve böylece ikinci kez Müslümanlar ile Yahudiler Avrupa toprakları dışına atılmışlardır. Avrupa toprakları Yahudiler ve Müslümanlardan temizlenince bunların yerineküçük küçük Hristiyan devletçikleri kurularak,Batı Avrupa’nın emperyal büyük Hristiyan devletlerinin hegemonyasına Avrupa kıtasının doğusu da terk edilmiştir. Osmanlı’nın Balkanları terk etmesiylebatı Avrupalılar kıtanın doğusundaki Yahudilerin bütünüylebölge dışına çıkartılmasını sağlayacak bir senaryoyu da ikinci dünya savaşı döneminde Hitler Nazizmi ile uygulamaalanına getirmişlerdir. Ulus devletler çağında kendi ulus devletlerini Avrupa topraklarında kuramayanYahudiler de bu sürece tepkiolarakkendi devletlerini, kutsal topraklar olarak ilan ettikleri Orta Doğu’nun ortalarındakurabilmişlerdir.

İberik yarımadasındabirinci Endülüs çöküşünün yaşandığı gibi ikinci Endülüs çöküşü de, Balkanlarda Osmanlı’nın bitişi ile gerçekleşmiştir. On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar, Kafkasya’dan Viyana önlerine, Kırım’dan Kıbrıs’a, Rusya’danMısır’a, Bağdat’tan Budapeşte’ye kadar at sırtında merkezi bölgenin güvenliğini sağlayan bir devlet olarak, Osmanlı İmparatorluğunun da normal koşullarda devam etmesi veher türlü gerileme ya da çöküş süreçlerinin önlenmesigerekirdi. Ne var ki, gene buradamedeniyetler teorisinin acımasız ve katı kuralları devreye girmesiyle, Endülüs sonrasında ikinci bir uygar devletin çöküşüne giden yolun açıldığıgörülmektedir. Bu nedenle, Endülüs devletiniönünü kesen vebu büyük uygarlık devletini çöküşe götürengelişmelerin iyi bir değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Endülüs devleti yoluna devam ederken ne gibi olumsuz gelişmeler ile karşı karşıya kalındı, neden bunlar önlenemedi veçöküşe giden süreç durdurulamadıgibi sorularıneldeki bilgiler ile değerlendirilmesi ve bilimsel açıdan daeleştirilerinin yapılması, medeniyetler teorisininbilimsellik kazanabilmesi açısındanyararlı olacaktır. Bu gibi değerlendirmelertamamlandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün ve Balkanlar’dan geri püskürtülmesinin koşullarının ya da sonuçlarınınEndülüs uygarlığının çöküşü ile benzerliklerinin olup olmadığıanlaşılabilecektir. İkisi de sekiz yüzyıla yakın bir süre yaşamış olan bu büyük imparatorlukların ya da uygarlıkların çöküşleri arasında ki benzerliklerin bulunması, insanlık tarihinin daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olabilecektir. Büyük devlet olmanın ya da ileri düzeyde bir uygarlıkaşamasına gelebilmenin hiçbir devleti çöküşten kurtaramayacağınıEndülüs olayı açıkça ortaya koymuş ve bu durum Balkanlar’dan Osmanlı’nın kovulmasıyla beraber ikinci kez tarih önünde de doğrulanmıştır. Üç büyük din arasındaki çekişmede Avrupa kıtası ile beraber merkezi coğrafyanın kimin kontrolü altında olacağı sorusu, ortaya hem Endülüs hem de Osmanlı’nın çöküş senaryolarını çıkarmıştır.Hristiyanlar ile Yahudiler arasında yaşanan dünyayı yönetme yarışında Müslümanlar sürekli olarak kullanılmışlar, hem askerlikhem dedevlet yükünü taşıyan bürokrasi Müslümanların sırtınayüklenirken, her dönemde Yahudiler ticareti ve ekonomiyi kendi denetimleri altında tutarak zenginliğin temsilcisi olabilmişlerdir. Devletlerin çöküşleri ticaret ve ekonomiyi fazla etkilememiş, aradan geçen zaman dilimleri çerçevesindeekonomik ve ticari ilişkiler farklıyönlerdegelişebilmiş ve bu durumun doğal sonucu olarak dagündeme yeni model devlet tipleri gelmiştir. Ekonomik ilişkiler üzerinden dünya ekonomisi ve ticari ilişkiler ayarlanırken, ortaya çıkan farklı koşullardaeski devlet modelleri eskimiş, yerinedaha farklı konumlarda siyasal örgütlenmeler gelince eskisinden çok farklı devlet yapılanmaları eski devletlerin topraklarının üzerinde gelişmeler göstermiştir. Endülüs devleti yıkılınca, yeriniKastilya krallığının oluşturduğu Hristiyan İspanya devleti almış,İberik’de kalanYahudiler ise,Vonverso adı altındadinlerinden dönerekHristiyanlığayönelerek bunun yanı başında bir Portekiz devleti oluşturmuşlardır.Balkanlar’daki ikinci Endülüs olan Osmanlı devletinin çöküntüsü üzerineOsmanlının Avrupa toprakları üzerinde batı Avrupa’nın büyük devletlerinin denetiminde küçükHristiyan devletçikler tarih sahnesine çıkmıştır. İkinci Endülüs sonrasında daçöken büyük devletin yerini küçük devletçikler almıştır.

Müslümanlar ve Yahudiler,birinci Endülüs çöküntüsü ile önce Batı Avrupa topraklarından, BalkanlardakiOsmanlı çöküşü üzerine gündeme gelen ikinci Endülüs çöküntüsünden sonra daAvrupa kıtasının doğu topraklarından kovulmuşlardır. Daha sonraki aşamada Hitler Nazi yönetimi sırasında geri kalan Yahudileri de Avrupa topraklarından atarak, bugünün İsrail oluşumuna giden yolu açmıştır. Ne var ki, Avrupa kıtası ile İsrail arasında kalan Anadolu yarımadasında Osmanlı sonrasında Türkler ve Müslümanlar bir orta boy Türk devleti kurmuşlar ve Balkan Yahudilerinin bir kısmı da, Türkleşmeyi kabul ederek bu devletin çatısı altında eşit vatandaş olarak yaşama hakkını elde etmişlerdir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Osmanlı devletini ortadan kaldırınca, bu devletin merkezi topraklarında bir Türk ve İslam devleti olarakTürkiye Cumhuriyeti ortaya çıkmış,eski Roma ve Bizans döneminden kalarak uzun süre Osmanlı ülkesinde yaşamlarını sürdüren Hristiyan ve Musevigayrimüslimlerde bu çağdaş cumhuriyet devleti çatısı altında yerlerini almışlardır. Ne var ki, Roma İmparatorluğununmerkezi coğrafyaya gelişinden sonra başlayan üç büyük din arasındaki çekişme, iki bin yıllık Milat sonrası tarih dönemindetırmanarak devam etmiş, Endülüs ve Osmanlı gibi iki büyük devlet ve uygarlık bu yüzden çökerektarih sahnesinden silinmiştir.Şimdi bu iki bin yıllık kavganın yeni dönemdede devam ettiği görülmekte, bir yandanFener Rum patrikhanesinin öncülüğündeYeni Bizans Projesidevreye sokulurken, bu kezOrta Doğu’da kendi devletlerini kurmuş olan Yahudilerin, İspanya ve Balkanlar’da kovuldukları gibi kovulmamak üzere, kurmuş oldukları küçük devletlerini büyüterekbütün eski Osmanlı topraklarını Büyük İsrail devleti çatısı altında bir araya getirmeğe çalıştıkları anlaşılmaktadır.Eski Bizansarayışları ,Vatikan üzerinden merkezi coğrafyaya Fener Rum Patrikhanesinin işbirlikçiliği ilemerkezi topraklarda gerçekleştirilmeğe çalışılırken, Siyonizm ile üç büyük dinin çıktığı kutsal Orta Doğu topraklarını kendi vatanı ilan eden Yahudilerin , bir büyük Siyonist imparatorluğa Büyük İsrail Projesi ile yöneldikleri ve bunu da ABD gibi süper birdevletin gücünü lobileri aracılığı ilekullanarak yapmağa çalıştıklarıgörülmektedir.

Büyük İsrail’in uzantısı olan Büyük Orta Doğu Projesini gerçekleştirmek üzere merkezi topraklara gelmiş olan Amerikan askeri gücü, bütün eski Osmanlı ülkelerine yerleşmeğe çalışırken,NATO üzerindenTürkiye’nin merkez ülke olarak kullanıldığı göze çarpmakta veBüyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerine doğru çeşitli adımlar bir plan dahilinde atılırken, üçüncüEndülüs olgusunun bu kez Anadolu toprakları üzerinde gündeme getirilmeğe çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır.Osmanlı sonrası için Türk ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgeleri tek bir ulus devletin çatısı altında birleştirerek merkezdeki otorite boşluğu alanını doldurmak üzere uygulama alanına getirilmiş olanMisak-ıMilliuygulamasınınKuzey Irak ve Kuzey Suriye bölgeleri üzerindenABD ve İsrail ikilisince zorlandığı, Balkanlar’da uygulanmış olanSevr projesininAnadolu üzerinden Orta Doğu’ya taşınarakAnadolu’da yerleşmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortadan kaldırılmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır.Endülüs ve Osmanlı döneminde Hristiyan Avrupa’nın hedefinde Yahudiler ve Müslümanlar birlikte yer aldığı için, birinci ve ikinci Endülüs’ün benzer yanları daha çoktur.Şimdi gelinen aşamada Anadolu yarımadasında Mısak-ı Milli sınırları üzerindeyaşanmakta olan üçüncü Endülüs çöküntüsündebu kez Türkler ve Müslümanlar hedefte yer almakta, Yahudiler ise asıl devletleri olan İsrail kurulduğu için bu kez Müslümanlar ile birlikte hareket etmemekte amaİsrail’in yanında yer alarak Amerika Birleşik Devletlerinin askeri ve ekonomik gücünün Büyük Orta Doğu görünümünde büyük İsrail içinkullanılmasınıbatıcı ve liberal görünerek desteklemektedirler.Anadolu’da birbüyük çöküntü dıştan güdümlü olarak yaşatılmakta , AvrupalıFener Rum Patrikhanesi işbirlikçiliğindeHristiyanlar Yeni Bizans Projesi üzerinde yoğunlaşırken, Amerikan HristiyanlarıSiyonist Evanjelik tarikatının öncülüğünde ,Büyük İsrail projesine yönelerek, Türkiye’de yaşayan Yahudileri de bu projede işbirlikçi olarak kullanmaktadırlar. Yahudilerin bir kısmı Atatürk Cumhuriyetinde kalarak Kemalist Cumhuriyetrejiminidesteklemelerine rağmen, büyük çoğunluğunun Siyonist İsrail’e teslim olarak hareket ettikleri görülmektedir. Anadolu’da üçüncüEndülüs yaşanırken, Müslümanlar ile Yahudilerin bu kez yollarının ayrıldığı ortaya çıkmakta, birinci ve ikinci Endülüs çöküşleri sırasında Hristiyan Avrupa’ya karşı Müslümanlar ile dayanışma içine giren Yahudilerin bu kez Siyonist İsrail’in öncülüğünde bu küçük ülkenin merkezinde yer aldığıçeşitliyeni uygulamalara angaje oldukları anlaşılmaktadır.

Küreselleşme ile beraberOrta Doğu ülkelerine saldıran Atlantik emperyalizmiile Siyonizm ittifakı, Anadolu topraklarında üçüncü Endülüs çöküşünüörgütlemekte, Türk devletinin çözülmesine ve çöküşüne giden yolda her türlü emperyalpolitikayıdıştan müdahale yolu ile gündeme getirerek,siyasal işbirlikçi kadroları aracılığıile sonuç almağa çalışmaktadır. Bir yandan bölücü terör demokratik görünümler altında desteklenirken, yerleşik Müslüman kesimlerin tepkilerini ortadan kaldırma doğrultusunda işbirlikçi yeni cemaatler oluşturulmakta ve bunlar aracılığı ile Müslüman tabanın tepkileri önlenerek halk kitleleri bütünüyle Siyonist ve emperyalist planlar doğrultusunda teslim alınmağa çalışılmaktadır.Cemaatlerholdingleştirilerek, kapitalist düzenin işbirlikçileri konumuna dönüştürülürken, dini cemaatler ve etnik topluluklar üzerinden yerelleşmeprojeleri devreye sokulmakta ve bunlar aracılığı ile yerel yönetimler görünümünde küçük eyaletler oluşturularak, küresel sermayenin daha doğrusu Siyonizm inkontrolü altındabir merkezi coğrafya Büyük İsrail hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Bu doğrultuda ulusal değerler yok edilirken, sermaye bütünüyle küresel emperyalizmin kontrolü altına alınmakta, ülkenin ulus devlet yapısı tasfiye edilirken, ülkeyi ve devletikoruyacak ya da savunacak ulusalcı kesimlersiyasi ve hukuki baskılar altında tutulmaktadır. İnsan haklarına aykırı birçok hukuki işlem ya da dava süreçleri, adil yargılanma haklarına ters düşülerek uygulanmağa çalışılmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerinin çöküşü sırasında görülen merkezin zayıflatılması operasyonu, başkentin İstanbul’a taşınması girişimleriyle gündeme getirilmekte,yerel yönetimler güçlendirilerek bölünme hızlandırılırken, bunları denetlemesi gereken güçlü merkez ortadan kaldırılarak üçüncü Endülüs çöküşünün Anadolu toprakları üzerinde gerçekleştirilmesinin önü açılmaktadır. Ülkenin başka bölgelerindeki kentler başkent ilan edilerek, başkent Ankara’daki merkezi devlet yapılanmasıtasfiye edilmek istenmektedir. Endülüs ve Osmanlı başkentlerinde yaşanan çöküş sürecine bugünün Türk devletinin merkezi olan Ankara’darastlanmaktadır. Başkent Ankara’nın bugünlerde Pompei’nin son günleri gibi bir döneme sürüklendiği açıkça göze çarpmaktadır.

Endülüs devletinde merkezin zayıflamasıyla başlayangerileme, daha sonraki aşamadataht ve iktidar kavgaları ile devam edip gitmiş ve bu durumun sonucundadevletinbaşkenti ülkeyi yönetemez hale gelmiştir. Merkezin zayıflaması üzerine, tıpkı bugün Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde görüldüğü gibi merkezden kopma, ayrı bir etnik ya da dini cemaateyale oluşturma girişimleri İberik yarımadasında da gündeme gelmiş ve belirli bölgelerde kendiliğinden otonomi uygulamaları ortaya çıkıncaEndülüs devletinin dağılma süreci hızlanmıştır. Endülüs devletinin temelde bir Emevi devleti olması ve sülale arasında bitmek bilmeyen iktidar kavgalarınınsürüp gitmesi, Endülüs devletini çöküşe götüren başlıca neden olmuştur.Ayrıca, Arap topluluklarındaçokça görülen kabile çekişmelerinin İspanya’ya taşınması da, Endülüs devletinin tam anlamıyla homojenbir topluma sahip olmasını önlemiş ve bu durumun sonucunda sürüp giden çekişmeler devletin iç çöküş ortamını hazırlamıştır.Ayrıca, Arnap toplumlarından taşınan tutucu ve bağnaz yaklaşımlar da Endülüs uygarlığını sarsmış ve bu uygar düzenin geleceğe dönük bir çizgide devam etmesinin önünü kesmiştir. Ayrıca Orta Doğu’dayaygın bir biçimde görülen mezhep ve tarikat çekişmeleri deEndülüs toplumunu sarsmış ve yaralamıştır. Bu ülkede yaşayan Yahudilerin, ticaret ve ekonomiye ağırlık vermesi yüzünden sahip olunan zenginlikler yurtdışına taşınmış ve bu devletin çatısı altında kazanılan para dışarıya kaçırıldığı için, Endülüs devletinin ekonomik çöküntüsüne giden yol kendiliğindenbu doğrultuda açılmıştır. Zenginliklerin dışarıyataşması sonucunda, Endülüs uygarlığının dışa doğru bir açılım yaşamasına neden olmuş, bir anlamda Endülüs devleti Orta çağın karanlık dönemlerinde Avrupa kıtasının daha sonralarıaydınlanma ya yönelmesindebaşlıca etki sağlayan merkez olmuştur. Zenginliklerin bir kısmı dışarıya kaçırılırken, saray hayatına büyük zenginliklerin bir kısmının girdiği görülmüş, yaşanan zenginlik dönemlerinde Endülüs sarayınıniyice ahlak açısından çöktüğü görülmüştür. Zenginliğin rahatlığına dalan Endülüs Emevihükümdarları, doğru dürüst devleti yönetemez hale gelmişler, çöküşe giden yoldaçok büyük olumsuzlukların devlet yönetimini bozmasına yol açmışlardır. Ayrıca devletin sınırlarının genişlemesi üzerine de merkezi yönetimin zayıfladığı ve ülkenin her bölgesini yönetemez bir zayıflama noktasına geldiğini göstermiştir. Para kazanma hedefi Endülüsdevletini esir alınca, giderek genişleyen ekonomik ilişkileringetirdiği zenginlik ile beraber Endülüs devletindeİslam dininin ahlak kurallarını ortadan kaldırmıştır. Ekonomik hedeflerin öne geçmesi üzerine bozulan devlet yönetimibir türlü yerine oturtulamamış,Endülüs’lü Yahudi tüccarlar bütün Akdeniz’ibir anlamda kendi ekonomik havuzlarına dönüştürürlerken, devletlerini ihmal ederekEndülüs üzerinden sahip oldukları zenginliklerini dışarıya taşımışlar ve böylece de Endülüs’ün çöküşüne giden yolda öncülük yapmışlardır. Devletin ekonomik olarak zayıflaması üzerine, halkın gereksinimleri karşılanamamış ve bu durumun sonucunda da Endülüs ülkesinde yaşamlarını sürdürmekte olanhalk topluluklarının bir kısmı ayaklanarakdevletin dağılmasına yardımcı olmuşlardır. Benzeri durumların Osmanlı devletinde de öne geçmesi üzerine, bu büyük devletde tıpkı Endülüs devleti gibi çöküş sürecine sürüklenmiştir. Bu yüzden, Osmanlı devletinin çöküşü ikinci bir Endülüs olgusu olarak tanımlanmaktadır.

Yirmi birinci yüzyılınbaşlarında, Anadolu toprakları üzerinde kurulu bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin de yaşanan tarihin ortaya çıkardığı yeni gelişmeler ve olaylar üzerinebir anlamda üçüncü Endülüs çöküş senaryosuna alet olduğunu göstermektedir. Değişen dünya koşullarında, emperyalizmin gündeme getirmiş olduğu yeni dünya düzeni planları ya da merkezi coğrafyayı ele geçirme projeleri aracılığı ile dışarıdan körüklenen gelişmeler sonucunda Türkiye Cumhuriyeti devleti de tıpkı Endülüs ve Osmanlı devletleri gibi bir çöküş dönemine doğru zorlanmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerindeMüslümanlar ve Yahudiler ortak hareket etmişlerdir ama bugün Türkiye7de bu ortaklığın devam etmediği ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşamakta olan Yahudi nüfusun önemli bir kesimininSiyonist Büyük İsrail projesine, Avrupa ve Amerika gibi batılı merkezler üzerinden angaje oldukları anlaşılmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerinin çöküşünü, Yahudi ve Müslüman birlikteliği durduramamış ve çöküş kaçınılmaz olarak yaşanmıştır. Bugün gelinen noktada, Anadolu toprakları üzerinde üçüncü bir Endülüs çöküş senaryosu Siyonizm ve emperyalizm destekli olarak geliştirilirken,Anadolu’daki Türk devletiningeleceği artık Yahudilerin desteğinden çıkmaktavekomşu devletler ile diğer dünya devletleri arasında geliştirilecek işbirliği ve dayanışma politikalarına bağlı görünmektedir.Türkler Anadolu’da bu kez yalnız bırakılırken, Adriyatik’ten Çin Seddine uzanan Türk dünyası kendiliğinden devreye girmekte,yeni yetme İslamcı tarikatlarAtlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i destekli,Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail için kullanılırlarken,dünyanın ortasında bağımsız devlet olarak şimdiye kadar ayakta kalabilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, önümüzdeki dönemde Türk dünyası ile yakınlaşarak varlığını güçlendirecek,Yahudiler ile Müslümanlar arasındaki geleneksel Hristiyan karşıtı ittifakın dağılmasından meydana gelen siyasal boşluk, hem komşu devletler hem de Türk dünyası ile yakınlaşılarak doldurulacak ve böylece, Anadolu’da gerçekleştirilmek istenen üçüncü Endülüs çöküşüne izin verilmeyecektir.

25 Aralık 2018 Salı

MERKEZİ YERELLEŞME (KÜ-YEREL DEĞİL, ME-YEREL) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ NO: 143 (25 Aralık 2018) Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır.

ANKARA KALESİ NO: 143 

MERKEZİ YERELLEŞME
(KÜ-YEREL DEĞİL;
ME-YEREL)

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 25 Aralık 2018

Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır. Bu kavram küreselleşme ve yerelleşme kavramlarının birleşiminden meydana gelen birleşik yeni bir kavram olarak hem makalelerde hem de geleceğe yönelik tartışmalarda yer almakta, daha doğru dürüst ne anlama geldiği belirtilmeden geleceğin yeni dünya düzeninin oluşturulmasında kilit bir deyim olarak kullanılmaktadır. Normal olarak bütün kamuoyunun bu yeni yaklaşımı bilmesi ya da öğrenmesi gerekirken, halk kitlelerini fazlalık olarak gören neo-liberal entellektüel yaklaşım ,eski dünya düzenini yıkarken ve küresel sermayenin imparatorluğuna giden bir yolda emin adımlarla ilerlerken , bir de ortaya Kü-yerel dayatmasını çıkararak fazlasıyla kullanmakta ve kafa karışıklığına neden olarak , finans-kapitalin kapitalist diktatörlüğüne yepyeni bir yapılanma sağlamağa çaba göstermektedir . Daha doğru dürüst küreselleşmenin ne olduğu açıklanmadan , küreselleşme kökenli yeni ve uydurma kavramlar çıkartarak , anlaşılmaz teoriler geliştirmek dünya kamuoyunu sarstığı gibi beş kıtanın ülkelerine dağılmış halk kitlelerini önemli ölçüde kafa karışıklığına sürükleyerek ,kaostan yeni bir düzen çıkarma planlarını dolaylı yollardan devreye sokmaktadır . Kü-yerel kavramı bu açıdan son derece önemli ve üzerinde titizlikle durulması gereken yepyeni bir deyimdir . Bu kavram önümüzdeki dönemde , küresel dönüşümün sağlanmasında kilit anlamlarda rol oynayacak gibi görünmektedir .

Glocalization kavramı
Glocalization kavramı , başta İngilizce olmak üzere bütün lâtince kökenli batı dillerinde , küreselleşme aşamasına geçildikten sonra gündeme getirilen yeni bir kavramdır , ve kü-yerel kavramının batı dillerindeki karşılığıdır . Küreselleşmenin karşılığı olan globalizm ile yerelleşmenin batı dillerindeki tanımı olan localizaton kavramlarının bir araya getirilmesiyle glocalization diye yeni bir kavram gündeme getirilerek , küreselleşme yolu ile yerelleşme ya da yerelleşme üzerinden küreselleşme oluşumları açıklanmağa çalışılmıştır . Uluslar arası büyük sermaye kuruluşlarının öncülüğünde , gizli dünya devletinin planları doğrultusunda küresel emperyalizm bütün dünya ülkelerini sarsarak ele geçirmeğe başlayınca , ortaya çıkan yeni durumları açıklayabilmek zorlaşmış ve işte bu aşamada glocalization ya da kü-yerelleşme gibi sonradan olma uydurma yeni kavramlar oluşturma yoluna gidilmiştir .Dünya ülkelerine zorla küreselleşmeyi kabül ettirmeğe çalışan sermaye kuruluşları , bazı yerel yönetimler ya da sivil toplum kuruluşları aracılığı kü-yerelleşme konularında açık oturumlar ya da bilimsel toplantılar düzenleyerek kendilerine kitlesel taban yaratmanın peşinde koşmuşlardır .Çeşitli üniversitelerden devşirilen küreselci ya da neo-liberal öğretim görevlileri ile bazı bilim adamlarını ortak projelere ikna eden emperyal merkezler , küreselleşme sürecine paralel bir biçimde kü-yerelleşme projesini de kendilerine yakın gördükleri bazı yerel yönetimler ya da dışarıdan finans kaynağı sağlayarak satın aldıkları sivil toplum kuruluşları aracılığı ile kü-yerelleşmenin önünü açmağa çalışmaktadırlar . Belediye birliklerine sızarak , bazı büyük kent belediyelerini ele geçirerek , bunlar aracılığı ile toplantılar yapılmakta ve ulusal,üniter,merkezi yapıda kurulmuş olan bugünkü devlet düzenleri yıkılmağa çalışılmaktadır . Açıktan devlet yıkıcılığı , kü-yerelleşme gibi ne olduğu belirsiz ,sonradan olma tehlikeli kavramlar üzerinden yapılmağa çalışılmakta ve insanların kafaları ciddi boyutlarda karıştırılarak, para babalarının yeni dünya hegemonya düzeni kurulmağa çalışılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara
Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın çeyrek yüzyıllık belediye başkanı bundan birkaç sene önce , Kuvayı Milliye hareketinin merkezi olan başkentte , bu yepyeni emperyal kavramın başlığında yer aldığı bir bölgesel toplantı düzenleyerek , dünyanın merkezi coğrafyasında Kü-yerelleşme dönemini resmen başlatmıştır . Eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş olan bugünkü Orta Doğu devletlerinin bütün büyük kentlerinin belediye başkanları , Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’da bir toplantıya davet edilerek , Orta Doğu’da Kü-yerelleşme süreci başlatılmıştır .(Glocalization in Middle East ) üst başlığı altında düzenlenen bu bilimsel görünümlü toplantıya , Orta Doğu haritasında yer alan büyük kentlerin belediye başkanları katılmış ve birkaç günlük toplantı sonucunda bugün sıcak savaşların dış tahriklerle sürüp gittiği merkezi coğrafyanın geleceği kentler üzerinden konuşularak planlanmağa çalışılmıştır . Başkentler devre dışı bırakılırken ,başkentlerdeki merkezi devlet yapıları küresel emperyalizmin neo-liberal politikaları ile zaman içerisinde tasfiye edilirken , Türkiye’nin başkenti Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projeleri doğrultusunda bir Kü-yerel yapılanmanın odağı olarak devreye girmektedir . Bir anlamda , Türkiye’nin başkenti olan Ankara , sonunda Ankara’daki merkezi devleti bile ortadan kaldıracak küresel emperyalist projeye alet edilmekte , Ankara kendisini başkent olmaktan çıkaracak bölgesel bir emperyal proje uğruna Türk ulusunun var olma savaşı olan Kuvayı Milliye’den gelen ülke merkezi olma konumunu yabancı planlar uğruna kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadır . Türk devleti içindeki eski kadrolar gelişmelerden habersiz bir biçimde gelişmeleri izlerken , dışarıda yetiştirilmiş neo-liberal genç kadrolar , merkezi devletten yerel devletlere geçiş sürecinde çok bilinçli ve programlı biçimlerde kullanılmaktadırlar .

Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi
Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi , kısaca yerelleşerek küreselleşme ya da küreselleşerek yerelleşme anlamında bir yaklaşımı gündeme getirmektedir . Kü-yerelciler kendi aralarında örgütlendikleri gibi , çeşitli yayınlar çıkartarak , yerel düşünerek küreselleş ya da tamamen tersi bir doğrultuda küresel düşünerek yerelleş gibi bir sloganı kendilerine ana ilke olarak benimsemişler ve bu doğrultularda , batının emperyal devletlerinden para desteği alarak , ülke içinde küresel emperyalizme paralel bir sivil insiyatifin öncüsü olmağa çalışmışlardır .Kü-yerelciler özellikle Avrupa Birliği politikalarına uygun bir çizgide çalışmalarını sürdürerek , dışarıdan gelen yabancı konuşmacıların katılımları ile ülkede yerelleşmeyi küresel emperyalizmin isteklerine uygun bir çizgide gerçekleştirmek üzere çalışmalarını yürütüp gelmişlerdir . Sivil toplum kuruluşlarının kendi ülkelerinin devletlerine karşı duran, hatta daha da ileri giderek alt kimlikçi ve bölgeci bir doğrultuda düşmanca bir tavrı benimseyen işbirlikçi yaklaşımları çerçevesinde Kü-yerel kavramı Türkiye’nin gündemine oturmuştur . Artık gelinen yeni aşamada Türkiye’nin bir çok kentinde bu doğrultuda toplantılar yapılmakta ve yerel insiyatifler oluşturulurken , ülkenin ulusal ve üniter yapısı ihmal edilerek ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin dağılmasına giden yollar dolaylı olarak açılmaktadır . Küresel emperyalizm ulus devletlere savaş açarken , bu siyasal yapıların merkezlerini hedef almakta , başkentleri devre dışı bırakacak yepyeni bir oluşum sürecini öne çıkarmaktadır . Başkentler her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösterilerek halkın gözünden düşürülürken , yeni yerelleşme süreçlerinin başlatıldığı yerel merkezler geleceğin kentleri ya da yerel yönetimleri olarak halk kitlelerine lanse edilmekte ve böylece merkezi devletlerden yerel devletçiklere ya da eyalet devletlerine geçişin önü açılmağa çalışılmaktadır . Bu doğrultuda geliştirilen yerelleşme süreci ulus devletleri ve bunların başkentlerini kendisine hedef seçmiş olan küresel emperyalizmin çıkarlarına çok uygun düştüğü için , yeryüzü haritasında yer alan bütün devletyapıları kökten sarsılmakta , halen var olan iki yüz ulus devlet düzeninden ,yerelleşme ya da kü-yerel atılımlar ile gündeme getirilen yeni kent merkezlerinin çevresinde oluşturulacak iki bin eyalet devleti oluşumuna doğru bir yeni açılım ,büyük sermayenin çıkarlarına uygun düşecek bir çizgide gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır.
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri...
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri ve kendilerini korumaları doğrultusunda önlemler almasına izin vermemek üzere , kü-yerel oluşumları hızlandıracak bazı uluslar arası toplantılar yapılarak resmi belgeler yayınlanmış , bu doğrultuda ulus devletlerin katılımı ile evrensel çizgide geçerli olacak protokollar imzalanmıştır . Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bunların içinde en önde gelen hukuk belgesidir . Yüzyıllar süren savaşlar döneminden sonra bir kıtasal birlik etrafında bir araya gelerek Avrupa Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği oluşumu çerçevesinde birleşmeğe çalışan Avrupa ülkelerine küresel sermaye yerel yönetimler özerklik şartını dayatmaktadır . Bugün elliye yakın devletin yer aldığı Avrupa kıtasında bir bölgesel birlik var olan devletlerin kendilerini korumaları yüzünden kurulamadığı için ,kıtasal bütünleşmenin yolu gelecekte kentler arası birliğe doğru kaydırılmağa çalışılmakta ve bunun için de Avrupa kentleri , devletlerin kurulu bulunduğu başkentlerin yönetiminden çıkartılmak istenmektedir . Orta çağ Avrupası’ nın haritası incelendiğinde beş yüz civarında kent devletinden oluştuğu görülmektedir . Kentler arası ilişkiler ile sınırlar ortadan kalktığı için , ve daha kolay ilişkiler oluşturulabildiğinden , bir bölgesel birliğe yönelen Avrupa coğrafyasındaki ulus devletler ortadan kaldırılmak istenmekte ve bu devletlerin başkentlerinin ülke içindeki kentler üzerindeki hegemonyasına son verilerek tüm kentler geleceğe dönük olarak serbest bırakılmağa çalışılmaktadır . Bölgesel birlik oluşturulurken , ulusal sınırlar aşılmakta ve tüm kentler uluslar arası kurallara bağlı kılınarak , başkentlerin merkezi devlet yapılanmaları ortadan kaldırılmak istenmektedir . Böylece , ulus devletlerden önce eyalet devletlere daha sonraki aşamada da kent devletlerine yönelerek , bir Avrupa kıtasal birliğinin küresel sermayenin güdümünde oluşturulması planlanmaktadır . Yerelleşme olgusu , aynı zamanda küreselleşmenin önündeki engel olan ulusal ve merkezi devletleri ortadan kaldırdığı için ,kü-yerel bir yapılanmanın elde edilmesini sağlamaktadır .
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte ve bu doğrultudaki gelişmeler yeni demokrasi projeleri ya da demokratikleşme süreçleri ile desteklenerek , yerel yönetimler öne çıkartılmağa çalışılmaktadır .Bir anlamda demokratik ilerlemeler ile yerelleşme olguları paralel gitmekte , devletlerin merkezi yapılarının hedef alınarak tasfiye edilmelerinde bunlar beraberce kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düzenleri sarsılırken , yerel yönetimler yolu ile de merkezi yönetimler devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Bugünün ulus devletlerini merkezi ve üniter yapıları ile ortaya çıkartan geçmişten gelen siyasal ve sosyal gelişmeler e bugün yer verilmemek istenmekte , bunların tamamen tersi doğrultuda sosyal olaylar uzaktan kumandalı manüple edilerek , küresel sermayenin yeni dünya düzene doğrultusunda bütün ülkeler yepyeni yapılanmalara doğru sürüklenmektedirler .İmparatorluklardan ulus devletlere giden yolda devlet merkezleri ve başkentler kutsal bir yere sahipken , bugün tamamen tersi bir doğrultuda kentler ve yerel yönetimler öne çıkartılmakta , geleceğin ideal devlet biçimi olarak yerel devletleşmeler açık bir destekleme ile gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Her türlü yerel değer önemsenerek öne çıkartılırken , merkezin temsil ettiği değerler ya da başkentlerin konumu ile ilgili oluşumlar ya da toplumsal birikimler sanki yokmuş gibi hareket edilmektedir . Kasıtlı bir yerelcilik giderek bütün dünyada küresel sermayenin desteği ile yüceltilirken , her türlü merkezi değer kötülenerek devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Tarihin ilk dönemlerinden bu yana devam edip gelen yerelleşme ve merkezileşme çekişmesinde , merkezi yapıya sahip olan ulus devletleri yıkma doğrultusunda küresel sermaye açıkca yerel yönetimlerden yana bir tutum izleyerek büyük ulus devletlerin merkezi güçlerinden kurtulmağa çalışmaktadır . Sivil toplum kuruluşları ile beraber yerel yönetimler , gelinen bu yeni aşamada küresel sermayenin taşeronları ve işbirlikçileri tarafından ulus devletlere karşı kışkırtılarak açıktan kullanılmaktadırlar . Her ikisine de batının emperyal ülkelerinden ve sermaye merkezlerinden para yardımı geldiği için , yerel yönetimler dernekler ve vakıflar ile kendi devletlerine karşı açıkça kullanılmaktadırlar . Bir anlamda devlet düşmanlığı yerelleşme ve sivil toplumculuk girişimlerinin ana uğraşısı konumuna gelmektedir .
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirir
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirdiği için , her ülke ya da bölge açısından yerinden yönetim gibi bir ilke doğal bir sonuç olarak öne çıkartılmaktadır . Yerelleşme ya da yerelcilik ansiklopedik anlam olarak merkez yokluğu anlamına gelmektedir . Belirli merkezlerden rahatsız olan yerlerde, o yerde yaşayan insan toplulukları kendi aralarında bir araya gelerek ve örgütlenip yerel yapılanmalara giderek yerel yönetimleri ortaya çıkarabilirler , Yerel yönetim bir yerin ya da bölgenin oradan yönetilmesi , başka hiçbir yere ya da merkeze bağlı olmaması anlamına gelmektedir . Yerel yönetimler ,bazen bütünüyle yerinden yönetimi ya da kısmı olarak bir yerel insiyatifin örgütlenmesini temsil etmektedirler . Merkez yokluğu ya da merkezsizlik yerel yönetimlerin doğal sonucudur . Belirli bir merkeze bağlı olmayan belirli bir yörenin insanlarının bir araya gelerek kendi kendilerini yönetme ya da yörelerini yerinden yönetim biçimi ile yönetebilme hakları doğal olarak vardır . Dünya tarihindeki önemli gelişmeler ve bu doğrultuda ortaya çıkan oluşumlar , zaman zaman büyük siyasal yapıların çöküşünü ya da dağılmasını gündeme getirdiği için , böylesine geriye dönük olumsuz gelişmeler karşısında kalan her yöre toplumunun kendi yerel yönetimini oluşturarak , kamu hizmetlerinin ve yöresel sorunlarının, yerel insiyatifler ile yönetmeleri mümkün olabilmektedir . Dünya tarihinin ortaya koymuş olduğu bu gibi gelişmeler , yeni dünya düzeni planlarına kalkışan küresel sermaye açısından da ders verici olmuş ve ,zaman içinde dağılan büyük devletlerin geriye bıraktığı kalıntılar içinden yerel yönetimlerin çıkması gerçeğini göz önünde bulunduran finans kapitalin patronları , dağılma ile zaman içinde çıkan yerel yapılanmaları önceden planlayarak bu kez normal koşullar içinde bir dağılmanın ötesinde acil koşullar çerçevesinde ulus devletleri ve merkezi büyük yapıları çözmek ve parçalayarak önceden hazırlanmış bir dağıtma operasyonunu yerelleşme süreçlerini destekleyerek gündeme getirmekte ve böylece kü-yerel bir programı uygulama alanına aktarmaktadır . Büyük imparatorluklar beş ya da altı yüz yıl yaşama şansına sahip olmalarına rağmen , uluslar arası finans kapital böylesine uzun bir zaman içinde dağılma senaryolarını beklemeden hareket etmekte ve bir an önce kendi küresel imparatorluğunu kurabilme doğrultusunda , hiç beklemeden kü-yerel projelerin yerel yönetimler üzerinden uygulanması ile acele olarak dağıtma senaryosunu gerçekleştirebilmenin arayışı içinde olmaktadır .
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram olarak ,hizmette halka yakınlık anlamına gelen subsidiarite kavramı kullanılmaktadır . Bugünün küreselleşme eğilimlerine uygun bir çizgide gelişen Avrupa Birliği gibi büyük kıtasal oluşumlarda , merkezi yönetimi devre dışı bırakmak yerelleşmeyi daha geniş boyutlarda uygulayabilmek doğrultusunda bir de hizmette halka yakınlık anlamında , yerine koyma ya da ikame etme anlamlarına da gelecek bir tarzda subsidiarite kavramı , merkezi yönetimin yerine yerel yönetimi geçirebilme amacıyla fazlasıyla kullanılmaktadır . Dışarıdan gelen baskı ve dayatmalara karşı halk kitlelerin tepki göstermesi ve tepkilerin gelişerek karşıt akımlara zemin hazırlaması gibi durumları önleyebilme doğrultusunda , bu ilke devreye sokularak , kü-yerel projelere devam edilmek istenmektedir . Avrupa kıtası ülkeler ya da devletler Avrupa’sından bölgeler ya da halklar Avrupasına doğru bir dönüşüme zorlanırken , kü-yerelleşme gene önde gelen bir çizgide uygulama alanına getirilmekte ve ,yerel hizmetlerin yerel yönetimler çatısı altında örgütlenmesiyle devlet merkezleri ya da başkentler ile ilişkiler kesilerek , yerelleşme üzerinden küreselleşmeye yönelen bir oluşum düzeni gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Hizmette halka yakınlık gibi halk kitlelerine hoş görünen cilalı kavramlar kü-yerelleşme doğrultusunda geliştirilirken ,toplumlar merkezi devletin kontrolu dışına çıkarılmakta ve bu yoldan küresel emperyalizmin dünya halklarını bütünüyle denetimi altına alabilmesinin yolları açılmak istenmektedir . Avrupa Birliği bir kıtasal oluşum ya da Avrupa Birleşik Devletleri olarak oluşturulmağa çalışılırken , ulus devletlerin direnişleri bu yollardan aşılmağa çalışılmakta , uluslar ve onların devletleri tarihin çöplüğüne doğru süpürülürken , kü-yerel projeler üzerinden hem bölgesel hem de küresel yapılanmaların önü açılmağa çalışılmaktadır . Avrupa topluluğu bu doğrultuda yönlendirilirken , tarihin bir sonucu olan uluslar ve onların ulus devletleri tasfiye olmağa mahkum edilmektedirler .
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi bulunmakta ve geleceğe dönük ulus devlet ötesi oluşumların tezgahlanmasında bu ilke ana bir kural olarak uygulanmaktadır . Yönetim sistemlerinin demokratikleşmesi görünümünde sürekli olarak yerellik ilkesi öne çıkarılmakta vatandaşların ülke yönetiminde etkisinin artırılması gerekçesi ile de merkezi yönetimin gücü ve üniter yapının bütünlüğünün yıkılmasında yerellik ilkesi haklı gösterilerek dıştan güdümlü dönüşüme devam edilmeğe çalışılmaktadır . Bütün bilgilerin merkezde toplandığı ,ülke ile ilgili tüm kararların gene merkezde alındığı ulus devlet yapıları aşılırken , daha geniş kıtasal oluşumlara yol açacak ve bunlar üzerinden de bir büyük dünya konfederasyonunu küresel sermayenin güdümünde oluşumunu gerçekleştirecek açılım ve atılımlar birbiri ardı sıra gerçekleşme aşamasına gelecektir . Hizmette halka daha yakın durma gibi bir görünümden yararlanan kü-yerelcilik ,küresel imparatorluğa yerel yönetimler üzerinden gitmeyi hedeflemekte ve bu doğrultuda en büyük engel olarak öne çıkan başkentleri devre dışı bırakarak tek merkezli bir finans kapital imparatorluğunun hazırlıklarının tamamlanmasını sağlamaktadır . Dışlanan başkentler bir araya gelmedikçe ve küresel büyük şirketler tarafından empoze edilen dıştan güdümlü kü-yerel planlara karşı bir işbirliği ya da ortak bir çalışma düzenine gitmedikçe , önceden kurgulanmış olan sistem çalışmakta ve ulus devletler düzeninden küresel şirketler egemenliği dönemine geçiş doğrultusunda hızlı bir dönüşüm yaşanmaktadır . Devletlerin merkezi yönetiminin kesin otoritesini silmeğe çalışan tekelci şirketler açısından yerelleşme alternatif olarak devreye girmekte ve bu doğrultuda kü-yerel projeler şirketlerin desteği ile uygulamaya getirilmektedir .Halka en yakın yönetimleri hizmetin halkla bütünleştirilmesi biçiminde gündeme getiren kü-yerel politikalar ,halk kitleleri için aldatıcı olmakta , sivil toplum kuruluşları ya da yerel yönetimler üzerinden tekelci şirketlerin kucağına sürüklenen halk kitleleri , zaman içinde vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları kendi devletlerine düşman bir hale düşürülerek , üniter devlet yapılarını bölücü bir konuma iteklenmektedirler . Küresel sermayenin güdümündeki medya organları aracılığı ile beyinleri yıkanan halk kitleleri böylesine oyunlara alet edilirken , ulusların egemenliği ya da halkların kendi kaderlerini belirlemesi ilkesi doğrultusunda kurulmuş olan ulus devlet yapıları hızla bir çöküşe mahkum edilmektedirler.
Hizmetler yerelleştirilirken,
Hizmetler yerelleştirilirken, hizmete en yakın yönetim olarak lanse edilen yerel yönetimler aynı zamanda halka da en yakın yönetim biçimi olarak tanıtılmakta , halkların yerinden yönetiminde yerel yönetimlere kilit bir misyon yaratılmaktadır . Bu doğrultuda , yerel yönetimlerin özerkliği talep edilmekte ve hiçbir biçimde merkezi yönetimin müdahalesi ya da ulusal egemenlik düzeninin gerektirdiği bir biçimde ulusal insiyatifin yerel yönetimlerde etkili olmaması için özerklik başlıca kaçış yolu olarak görülmektedir . Alt kimlikçi yapılanmalar , ülkenin belirli bölgelerinde farklı etnik ya da dinsel yapılanmalara gitmek isteyen bölücü akımlar ulusal egemenliğin dışına çıkmak ve merkezi yönetimin baskısından sıyrılabilmek üzere özerkliği bir kurtuluş yolu olarak görmektedirler . Özerklik yerel yönetimlere bir hak ve hukuk statüsü olarak tanınınca ,ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin çöküşüne giden yol açılmakta ve bu doğrultuda kü-yerel açılımlar yeni küçük eyalet devletçiklerinin oluşumunu sağlayarak , büyük ulus devletlerin küçültülmesine yardımcı olmaktadır . Ayrı bir tüzel kişilik çatısı altında örgütlenen yerel yönetimler ,kü-yerel açılımlar doğrultusunda kendi kendine açılım yapabilir bir noktaya getirilebilmekte ve ayrıca dışarıdan sağlanacak maddi destekler ile , küresel yeni dünya düzeni oluşumu çizgisinde yönlendirilebilmektedirler . Özerklik statüsü bu açıdan bir güvence sağlamakta ve böylece yerel yönetimler merkezi yönetimin ya da ulus devletin kontrol alanı dışına çıkarak geleceğin eyalet devletlerinin oluşum süreçleri hızlandırılmaktadır . Her yerel adım böylece aynı zamanda ulus devletin dışına çıkılarak küreselleşmeye yönelen bir oluşumun öncüsü de olabilmektedir . Ulus devlet içinde yerelleşmek ya da merkezden kopuk bir yapılanmaya gitmek aynı zamanda tamamen tersi bir çizgide dışa açılarak aynı zamanda küreselleşmek anlamına da gelebilmektedir . Merkezi yönetimin sakıncaları ,bürokratik yapısı ile otoriter baskıları sürekli olarak gündemde tutularak ulus devletler kötülenmekte ,yerelleşme ise bu gibi tuzaklardan kaçış olarak gösterilirken yeni bir özgürleşme olarak kamuoyuna benimsetilmeğe çalışılmaktadır . Yerelleşme halk topluluklarını merkezden uzaklaştırırken sanki özgürleştiriyormuş gibi bir durum ortaya çıkarmakta ama , başkentlerden kopan bölgelerin küresel sermaye ve ona bağlı tekelci şirketlerin saldırısı ve sömürüsü altına girmesine yol açarak yeni bir emperyalizmin ve buna bağlı olarak gündeme gelen köleleştirmenin öne çıkmasına neden olmaktadır .
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması , başkentlerin güdümü dışına çıkarak uluslar arası kuruluşlar ile bağlantı içine girmesi son yıllarda fazlasıyla görülmektedir . Özellikle Uluslar arası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi çok büyük evrensel kuruluşlar , devletlere ya da hükümetlere kredi açmayı bir yana bırakarak kentlere ve belediyelere kredi vermeğe başlamışlardır . Bu gibi uygulamaların sonucunda bir çok geri kalmış bölge kenti ve onların belediyeleri başkentleri by-pas ederek dışa açılmışlar , büyük ekonomik kuruluşlardan ya da uluslar arası bankacılık sisteminden yüklü krediler alarak kendi yöresel sorunlarını çözmeğe çalışmışlar ama sonunda gene kendi devletlerine ve de başkentlerinin yönetimine muhtaç bir duruma düşmüşlerdir .Yöresel sorunlarının çözüm projelerine finans kaynağı sağlamak üzere yurtdışından borç para sağlayan bazı kentler , aldıkları borçları geri ödeyememişler ve zaman içerisinde kapitalist ekonomik sistemin faiz bataklığına sürüklenerek iflas bayrağını çekmek zorunda kalmışlardır . Krediler yolu ile ulus devletleri çökerten küresel kapitalist sistem benzeri uygulamaları , borç tuzağına düşürdüğü kentler ya da yerel yönetimler içinde uygulamaya devam edince bir çok yerel yönetim iflas ederek gene kendi ülkelerinin devletinin himayesine sığınmak zorunda kalmışlardır . Kü-yerel projeler yerel yönetimleri merkezden uzaklaştırırken , yeni ufuklara açılan yerel yönetimler borç bataklarında sürüklenirken okyanuslarda boğulurken gene kendi devletlerine avuç açma noktasına gelmişlerdir . Kapitalisz tuzaklar merkezi yönetimler ile beraber yerel yönetimleri de iflas noktasına itekleyince , kü-yerel projeler iflas etmiştir . İnsanlığın doğasına aykırı olan kapitalist emperyalizmin sömürgeciliği , küreselleşme ya da yerelleşme oyunları ile insanlığı yeniden köleliğe mahkum etme aşamasına getirmiştir .Etnik toplumlara devlet kurdurma projeleri ,kü-yerel politikalar ile dıştan desteklenmesine rağmen , yerel yönetimlerin güçsüz kalması ve bu yüzden kapitalist sistem içinde batma noktasına gelmesiyle etkinliğini yitirerek devre dışı kalma noktasına gelmiştir .
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri aşamasında gündeme getirilmiş olan kü-yerelleşme , İMF ve Dünya Bankasın’dan borç alarak başkentlere savaş açan yerel yönetimlerin iflas etmesi üzerine artık durma noktasına gelmiştir . Merkezi devletin sahip olduğu güçlü yapılanmadan yoksun kalan yerel yönetimler dış dünyaya açılınca cılız kalmışlar ve geleceğin kent devletlerini tekelci şirketlerin desteği ile uluslara karşı oluşturma yolunda kendilerinden beklenen adımları atamamışlardır . Geçmişten gelen yerelleşme olgusu , küreselleşme aşamasında kü-yerel projelere dönüştürülmek istenmiş ama ,büyük sermayenin çıkmazları ve sorunları yüzünden bu açılım bitme noktasına gelmiştir . Büyük parasal destekler ile kentleri başkentlere karşı kışkırtma ya da geleceğin kent devletlerini oluşturma noktasında eyalet devletlerine dönüştürme girişimlerinin çoğunlukla başarısız kaldığı görülmektedir . Çeyrek yüzyıllık küreselleşme döneminde birbiri ardı sıra görülen yerel yönetim iflasları , yerel yönetimlerden yerel devletlere geçme senaryolarının gerçekçi olmadığını ve birer ütopyadan öte gitmediğini açıkça göstermiştir . Bir çok etnik kavgaya ve de cemaat çekişmesine yol açan yerelleşme süreçlerinde , toplumların iç savaşa gitmesine neden olunmuş ve ve küçük yerel yapılar arasındaki çekişmeler büyük toplum yapılarında karışıklığa ve bazen da iç savaşlara yol açmıştır . Güçlü bir merkezin ortadan kaldırılması , toplumsal alanda kaosa giden süreçlerin de başlangıcı olduğu için ,artık kü-yerel projelerden ya da uygulamalardan söz edebilmek giderek zorlaşmıştır . Küresel sermayenin taşeronu konumundaki neo-liberal kadrolar ya da kuruluşların , fanatik ulus ,devlet ya da başkent düşmanlığının ötesinde ,hiçbir işe yaramayan kü-yerelleşme artık insanlığın gündeminden düşme aşamasına gelmiştir . Bir devlet çatısı altında halkı ile bütünleşmeyen , bölücü ve parçalayıcı kü-yerel girişimlerin kamu zararına yol açtığı kesinleşince , küresel emperyalizmin dayatması olan kü-yerelleşme süreci durma noktasına gelmiştir . Aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimi ,kü-yerelleşmenin gerçek dışı olduğunu , dünyanın bugünkü koşullarına uymadığını kanıtlayınca , bütün dış çabalara ve uzaktan kumandalı manüplasyonlara rağmen, kü-yerelci bir yapılanma başarılamamıştır .
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu için zorlanan kü-yerelleşme diğer küresel politikalar gibi bitme noktasına geldiğinde , insanlık artık yerelleşmeyi yeniden düşünmek ve bugünün dünyasının koşullarına uygun bir biçimde gerçekçi bir tarzda düzenlemek durumundadır . Bir çok ülkede yerelleşme dışarıda küresel emperyalizme uygun bir yapılanma sağlayamamıştır ama , insanlığın geleceği açısından cumhuriyet devletlerinin kendi toplumlarını daha gelişmiş bir çizgide yönetebilmeleri açısından gene de demokratik bir alternatif olarak geçerliliğini korumaktadır . Bu nedenle , yerelleşme olgusu artık küresel şirketlerin ve emperyalizmin güdümünden kurtarılarak , merkezi ulus devletlerin yönlendirmesi doğrultusunda yeniden ele alınmalıdır . Böylesine yeni bir yaklaşım yeni bir kavramlaştırma yaklaşımı çerçevesinde ME-YEREL ya da MERKEZİ YERELLEŞME olarak adlandırılabilir . Geçmişten gelen bir alışkanlıkla , yerelleşme hep merkezin yokluğu anlamında adem-i merkeziyet kavramı ile açıklanmağa çalışılmış ve sürekli olarak merkeze ya da merkeziyetçiliğe karşı gibi gösterilmiştir . Bugünkü ulus devlet ya da üniter devlet modelleri incelendiği zaman, hem merkezi yönetimlerin hem de yerel yönetimlerin aynı anayasa ile yönetilen ortak bir devletin çatısı altında yer alabildikleri görülmektedir . Merkezi ve yerel yapılar ortak bir çatı altında buluşabildiğine göre , o zaman bu iki kavramı birbirine karşıt bir doğrultuda değil ama , yan yana ve birbirini tamamlayıcı bir doğrultuda ele almak mümkün olabilmektedir . Bu çerçevede ,bir devletin merkezi yapısının yanı sıra yerel yönetimler de yer alabilmeli ve merkezin kontrolü altında yerelleşme güçlendirilerek , artan nüfusun ve kamu gereksinmelerinin karşılanmasında merkez ve yerel yönetimler işbirliği sayesinde daha üst düzeylerde geliştirilebilmelidir . Yerel yönetimler başkentlere karşı ya da merkezi devlete düşmanlık içinde bir gelişmeye yönelmemeli ,ulus devletlerin merkezi ile anlaşarak MERKEZİ YERELLİK , ya da ME-YEREL ilkesi doğrultusunda geleceğe dönük gelişme programlarına yönelebilmelidir . Ancak böylece her yerel yönetim kendi ülkesinin koşullarına uygun düşen bir yeni yapılanma süreci içine girebilecek ve böylece küresel emperyalizmin sömürge batağından ulus devletlerin koruyucu şemsiyesi altında kendisini kurtarabilecektir . İflas tehlikesi olmayan yerel yönetimler , kendi ülkeleri ve de merkezi devletleri ile beraber doğal gelişim süreçlerini tamamlayarak yeni dünya düzeninde daha güvenli bir konumda var olabileceklerdir .
MERKEZİ YERELLEŞME
Şimdiye kadar merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ayrı ayrı ele alınmış ve sanki bu iki akım birbirine düşmanmış gibi bir ortam yaratılmıştır . Bugün gelinen aşamada artık geçmişten gelen deneylerin bir bütünsellik içerisinde değerlendirilmesiyle ,daha üst düzeyde çağdaş bir kamu yönetiminin gerçekleştirilebilmesi için merkeziyetçilik ile yerelcilik ya da yerelleşme birlikte ele alınmak durumundadır .Bir devlet geleceğe dönük kendisini yenilerken , hem merkezi yapısında hem de taşrada yer alan yerel yönetimlerde yenileşmeyi bir bütünsellik içinde birbiriyle bağlantılı olarak ele almak durumundadır . Merkezde yeni yapılanmayı sağlayan idari reformlar yapılırken , yerel yönetimler de de benzeri yenilemelere gidilmelidir . Türkiye’de küresel baskılar ile gündeme getirilen kamu yönetimi reformu ile beraber yerel yönetimler reformu girişimlerinin başarısız kalmasının ana nedeni , bunların belirli bir bütünlük içerisinde ele alınmamasıdır . O zaman , sadece yerelcilik yaparak ya da yerelleşmeyi öne çıkararak ,bir idari reformun yapılamayacağı artık açıkça ortadadır .Artan nüfus dikkate alınarak yerel yönetimler güçlendirilmeli ,yerel yönetimlere kendi bölgelerindeki etkinliklerini artıracak düzeyde yeni yetkiler verilebilmelidir . Ne var ki , yerel yönetimlerin güçlendirilmesi , merkezin tasfiyesi anlamına da gelmemeli , tıpkı yerel yönetimler de olduğu gibi merkez de benzeri doğrultuda daha da güçlendirilmelidir . Böylece , ME-YEREL ilkesi doğrultusunda ,başkent’de yer alan merkezi devlet ile buna bağlı olan yerel yönetimler bir bütünsellik içerisinde güçlendirilerek ülkenin kamu yönetimi ve kamu hizmeti gereksinimleri en üst düzeyde karşılanabilmelidir. MERKEZİ YERELLEŞME , yapılacak idari reformun esası olmalı , böylece var olan ulus devletler dağılmadan , merkezi devletler kü-yerel politikalar ile çökertilmeden insanlığın beklentilerini karşılayabilecek yepyeni bir kamu örgütlenmesi , ulusal çizgide geliştirilecek idari reformlar ile başarılabilmelidir . Yerel yönetimler ile merkezi yönetim birlikteliğinden daha güçlü kamu yönetimi teknikleri ortaya çıkabilmeli ve , giderek artan nüfusun gereksinmeleri doğrultusunda daha gelişmiş yönetim biçimleri ile daha mutlu ve düzenli bir yeni dünya düzeni kurulabilmelidir .
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA!..
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA ME-YEREL POLİTİKALAR İLE BİR DÜZEN KURULMALIDIR. KAOS’tan SONRA YENİ DÜZEN İSTEYENLERE DÜNYA BIRAKILMAMALIDIR. YENİ DÜNYA DÜZENİ SAVAŞ İLE DEĞİL BARIŞ VE DAYANIŞMA İLE KURULMALIDIR. KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE ETNİK VE DİNSEL ÇATIŞMALARA İZİN VERİLMEMELİ, ME-YEREL POLİTİKALAR İLE DAYANIŞMA VE BARIŞ İÇİNDE DÖNÜŞÜM SAĞLANMALIDIR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER ÜLKEDE İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA GERÇEKLEŞTİRİLMELİ VE DÜNYA’YA BARIŞ GETİRİLMELİ, YENİ DÜNYA DÜZENİ İÇİN TÜM İNSANLIK ORTAK MÜCADELE ETMELİDİR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER TÜRLÜ ÇATIŞMA ÖNLENMELİ VE BARIŞ İÇİNDE BİR GELECEK HAZIRLANMALIDIR.

21 Aralık 2018 Cuma

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" - Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. (Ankara: 21 Aralık 2018-Cuma)

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. Osmanlı tarihinde tahta II. Abdülhamit olarak çıkmış olan padişah ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, büyük önder Atatürk’ün artık beraberce ele alınarak değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir. Dünyanın merkezi bölgesindeki cihan devletini dış saldırılar ve iç karışıklıklar yaratarak çöküşe mahkûm eden Batılı emperyalist devletlerin oluşturduğu düşünceler ve bu doğrultuda estirilen rüzgârlarla, Türkiye’de Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya gelmişlerdir. Bir yanda Abdülhamit’ten yana olan Müslüman kesimler ile bunun karşısında yer alan laiklikten yana olan Atatürkçüler, ya da Atatürk’ü savunan laikçiler saflaşması giderek Türk toplumunu ciddi bir yarılma ve dağılmanın eşiğine getirmiştir. Olayı sadece din açısından ele alanlar, Türk toplumunun böylesine bir saflaşmaya ve zaman içerisinde Türk devletinin bir dağılma aşamasına katkıda bulunmuşlardır. Konuya duygusal yaklaşan İslamcılar ile laikçiler de böylesine bir çıkmazın gündeme gelmesinde ve giderek ülkede ikili bir kamplaşmanın ortaya çıkmasında konu mankeni ya da siyaset figüranı olarak kullanılmışlardır. Gelinen bu noktada, konunun tek yanlı olarak ele alınamayacağı, tarihten ve uluslararası konjonktürden gelen çok farklı yönlerinin de bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, Türk tarihinin iki önemli devlet adamı olan Atatürk ve Abdülhamit’in birlikte ele alınarak karşılıklı değerlendirilmesinin sadece din açısından yapılamayacağı anlaşılmıştır. Dinci bir yaklaşım bu iki büyük ismi karşı karşıya getirirken, konunun diğer açılardan ele alınmasını sağlayacak daha genel ve geniş açılı bir yaklaşım ise Türkiye Cumhuriyet’inin bugün içinde bulunduğu çıkmaz açısından önemli tarih derslerinin çıkarılmasını sağlayabilecektir.

Tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişah
Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu çöküş süreci içerisinde başa geçen ve tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişahtır. Aynı zaman halife olarak ta İslam dünyasının etkili bir yöneticisidir. Osmanlı İmparatorluğunu sınırları içinde yönetirken aynı zamanda, güney ve doğu Asya’da yaşayan Müslüman toplumların da önderi olmuş ve Rusya’da yaşayan Müslümanları da yakından etkilemiştir. Abdülhamit’in Rusya Müslümanları ile yakından ilgilenmesinden Rus devleti rahatsız olmuştur ama Anadolu ulusal kurtuluş savaşına ilk yardım Rusya Müslümanlarından gelmiştir. Daha sonra Hint Müslümanlarının da Türk Kurtuluş Savaşına maddi yardım sağlamasında gene Abdülhamit’in panislamist politikayı bir halife olarak başarılı bir biçimde yürütmesinin son derece etkili bir rolü görülmektedir. Bir ön Asya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta ve Güney Asya bölgelerindeki Müslümanlarla Abdülhamit aracılığı ile yakından ilgilenmesi, Rus İmparatorluğu ile beraber Batının önde gelen sömürge imparatorluklarını da korkutmuş ve Osmanlı halifesinin yönetimi altında bütün Asya Müslümanlarının bir araya gelmelerini önleyebilmek üzere her türlü oyuna kalkışmışlardır. Abdülhamit’in ciddi bir devlet adamı olarak, yönettiği İmparatorluğun yeryüzünde bulunduğu konumu iyi bilmesi, yeryüzünün jeopolitik yapısı doğrultusunda merkezi bir imparatorluğu ayakta tutabilmek üzere Batının saldırganlığına karşı Doğu bölgelerinde etkinlikler kurarak denge sağlama çabası içine girdiği anlaşılmaktadır. Böylesine bir devlet adamı yaklaşımı da, modern bir devletin yönetimine uygun düşmektedir. Altı yüzyıllık bir uzun zaman sürecinden sonra düşüşe geçene bir imparatorluğun başı olarak, devleti otuz üç yıl ayakta tutabilmek ve giderek artan Batılı emperyalistlerin saldırılarına karşı doğu-batı dengeleri aramak ancak modern bir devlet anlayışı çerçevesinde düşünebilirlerdi. Abdülhamit’in bu doğrultuda ki girişimleri daha sonraki dönemde Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşına Rusya ve Hindistan Müslümanların destek sağlamasına ve maddi yardımlarda bulunmasına yol açmış ve Türk milletini yeryüzünde yalnız kalmaktan kurtarmıştır.

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra...
Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, onun yerine devletin merkezi ülkesinde bir Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmiş ve Mustafa Kemal Paşa böylesine milli bir mücadelenin öncüsü ve önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasında topraklarda ve benzeri bir konumda bir büyük imparatorluk çökerken, geri kalan Türk topluluğu, elde kalan orta boy bir ülke olan Anadolu üzerinde Ulusal Kurtuluş Savaşına kalkışmıştır. Abdülhamit’in büyük çabalarla kurtaramadığı İmparatorluk yıkılınca yerine yeni bir devlet Atatürk’ün öncülüğünde kurulabilmiştir. Bu açıdan Atatürk ile Abdülhamit arasında çok önemli bir benzerlik bulunmaktadır. İkisi de dünyanın önde gelen emperyalist devletlerin saldırılarına karşı, merkezi coğrafyadaki bir devlet koruma ve kollama çabası içerisinde olmuşlardır. Abdülhamit çökmekte olan bir devleti kurtarmaya çalışırken, Atatürk yıkılan bir yapı sonrasında yepyeni bir devleti yeniden aynı coğrafya üzerinden kurma çabası içerisinde olmuştur. Bu ortak konum, Atatürk ile Abdülhamit’in beraberce ele alınarak değerlendirilmesinde ana çıkış noktası olarak kabul edilebilir. İki devlet başkanının dünya coğrafyasının getirdiği konum üzerinde benzeri bir jeopolitik nedeniyle, uluslararası ilişkilerde benzeri bir eğilim göstermeleri ve bir strateji ile devletlerini korumaya kalkışmaları daha kolay anlaşılabilmektedir. Dünyanın merkezindeki devletler, hem doğu ile batı hem de kuzey ile güney arasındaki dengelere göre varlıklarını korumak durumundadırlar. İkisi de bu bilimsel gerçeği bilerek hareket etmişlerdir.

Devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar.
Abdülhamit bir cihan imparatorluğunun uzun süreli ve dirayetli bir padişahı olarak, Atatürk de ondan sonraki dönemde aynı topraklarda yepyeni bir devletin kurucusu olarak, devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar. Her ikisi de uluslararası alanda geçmişten gelen devletlerarası büyük oyunun ne olduğunu bilen ve bu doğrultuda kendi devletlerini koruyarak geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çalışan bir çabanın içerisinde olmuşlardır. Altı yüz yıl sonra çökmekte olan bir imparatorluğu ayakta tutabilmek ve gelecek yüzyıla taşımak gibi önemli bir misyonu başarıyla yerine getiren Abdülhamit, kurtlarla dans oyununu iyi oynamıştır. Rusya’ya karşı İngiltere’yi, İngiltere’ye karşı Almanya’yı kullanmasını başaran Abdülhamit’in, Almanya’yı da Fransa ile dengelemeye çalıştığı zamanlar olmuştur. O dönemin dört büyük emperyalist gücünü birbirine karşı kullanarak, bazen çatıştırarak bazen de dengeleyerek otuz üç yıl gibi uzun bir süre Osmanlı tahtını ayakta tutabilmiştir. Batılı güçler arasındaki bu çekişmede imparatorluk topraklarının işgaline karşıda doğulu Müslüman topluluklar ile yakınlaşarak dünyanın merkezinde bir doğu batı dengesi arayışını düzene kavuşturmak için önemli girişimlerde bulunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir. Ne var ki o dönemde dünya gücünü temsil eden İngiltere, kendisine karşı yeni bir büyük güç olarak Rusya ya da Almanya’nın çıkışını engelleyebilmek için Osmanlı devletinin ömrünü uzatmaya çalışmıştır. Londra büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa bu doğrultuda, İstanbul’a geri gönderilerek Sadrazam yapılmış ve bu aşamadan sonra Osmanlı devleti üzerinde İngiliz baskısı giderek artmıştır. Rusya’nın bir büyük güç olarak güneye inmesini istemeyen İngiltere, kendisine rakip olarak ortaya çıkan Almanya’nın da doğuya doğru genişlemesini önlemek istemiş ve bu doğrultuda bitmiş olan Osmanlı devletini yarı himayesine alarak yirminci yüzyıla kadar bu devletin devam etmesini istemiştir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı devletinin sanayileşmesi önlenmiş ve Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasıyla Osmanlı ülkesi İngiltere için serbest pazar konumuna getirilmiştir. II. Mahmut bu aşamada başa geçmiş ve yaptığı reformlarla devlet ile orduyu yeniden düzenlemiştir. Bankerler aracılığı ile çökertilen Yeniçeri Ocağı basılarak feshedilmiş ve yerine yepyeni bir ordu kurularak Osmanlı devletinin ömrü bir yarım yüzyıl daha uzatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında başa geçen Abdülhamit ise dirayeti ve otoritesi ile devleti toparlayarak, Osmanlı egemenliğinin yirminci yüzyılın başlarına kadar sürmesini sağlamıştır. Abdülhamit’in yaptıklarıyla daha sonra başa geçen İttihat ve Terakki iktidarı Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar ülkeyi yönetebilme şansını yakalayabilmiştir. Gayrimüslim kesimlerin örgütlenmesiyle bir senaryo düzenlenmiş ve Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Başa geçen İttihatçılar ise Abdülhamit’in yaptıklarına sahip çıkarak devam ettirmişlerdir. Bir anlamda İttihat ve Terakki iktidarı Abdülhamit’in devamı olmuştur.
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur.
Ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur. Çünkü bu dönemde gelişen olaylar ve saldırılar ile bu büyük merkezi devletin yavaş yavaş ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. II. Mahmut ile birinci yarıyı, II. Abdülhamit ile ikinci yarıyı kurtaran Osmanlı devleti, bu kritik yüzyılı geride bırakarak yirminci yüzyıla ulaşabilmiştir. Onbeşinci yüzyılda okyanuslara açılarak bütün dünya kıtalarını işgal ederek sömürgeleştiren, batının emperyal devletleri artık dünyanın merkezini de ele geçirerek kendi egemenliklerinde bir dünya hegemonyası arayışı içindeydiler. İngiltere ve Fransa’ya rakip olarak Almanya ve İtalya’nın ortaya çıkması, kuzey gücü olan Rusya’nın ise güneye inmeye çalışması sonucunda Birinci Dünya savaşına giden yol gündeme gelmiştir. Batılı güçler dünyanın merkezi ele geçirmek için birbirleriyle yarışırlarken, kuzey gücü olan Rusya ise önce Kırım savaşı, daha sonra Kafkasya savaşı ile güneye inmeye başlamış ve yirminci yüzyılın başlarında da büyük bir Balkan savaşı çıkartarak Osmanlının Avrupa bağlantısının önünü kesmiştir. Bu üç bölgede göç eden Türk ve Müslüman ahali, imparatorluğun merkez topraklarına yerleşerek devleti yeniden güçlendirmenin arayışı içinde olmuşlar ama bu konuda Müslümanlar ile gayrimüslimler anlaşamamışlardır. Abdülhamit ise İslam’ın halifesi olarak Müslüman ahali ile beraber hareket etmek zorunda kalmıştır.
***
İmparatorluğun Balkan ülkeleri zamanla Hıristiyan ülkeler olarak Osmanlı’dan kopunca geriye Müslüman ahalinin yaşadığı toraklar kalmıştır. Özellikle, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Anadolu’nun Müslüman topluluklardan oluşan bir nüfusa sahip olması nedeniyle, Abdülhamit İslam’ın halifesi olarak yeni bir panislamizm politikasına başlamış ve böylece dini kullanarak, Balkanlarda yaşanan kopmaların imparatorluğun diğer bölgelerine yayılmasını önlemek istemiştir. Osmanlı beşyüz yıl esas ülkesi olarak kabul ettiği Balkanların elinden çıkmasından sonra giderek tam anlamıyla İslam devletine doğru bir dönüşüm aşamasına gelmiştir. Hıristiyanların yaşadığı ülkelerin Balkan Savaşı sonrasında bağımsız olması üzerine, Abdülhamit geri kalan Müslüman bölgeleri merkezden yönetmek üzere başkenti Şam’a taşımak istemiştir. Böylece, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Anadolu topraklarını, Hıristiyan Avrupa’ya karşı bir büyük Müslüman devletin çatısı altında tutmak istemiştir. Ne var ki, Abdülhamit’in bu girişimine karşı çıkan Selanik’in gayrimüslim kesimleri Hareket Ordusunu hazırlayarak İstanbul’a göndermişler ve 31 Mart olayını kışkırtarak da Abdülhamit’i tahttan indirmişlerdir. Böylece, panslavizm ve pancermenizm akımlarına karşı Abdülhamit’in uygulamaya başladığı panislamizmin önü kesilmiş ve ittihatçılar aracılığı ile panturanizm akımının önü açılmıştır. İngilizler bu aşamada hem Türk milliyetçiliğini hem de Arap milliyetçiliğini örgütleyerek, Abdülhamit’in Büyük İslam İmparatorluğu projesinin önünü kesmişlerdir. İngilizlerin desteği başa geçen İttihatçılar ise sonradan Abdülhamit’in haklılığını anlayarak Almanya’ya yakın bir siyaset izlemeye başlamışlardır. Almanlara yaptırılan Berlin – Bağdat demiryolunun bittiği aşamada Abdülhamit, gayrimüslim unsurların ortak hareketi ile tahttan indirilmiştir. Ermeni, gürcü ve Yahudi temsilcilerden oluşan heyet Abdülhamit’in tahttan indirilmesi işini tamamlamışlardır.
***
Hıristiyan topraklarının elden gitmesinden sonra zorunlu olarak panislamizm’e yönelen Abdülhamit aslında pek de dinci bir padişah değildi. Tıplı II. Mahmut gibi devleti çağdaşlaştırma doğrultusunda önemli adımlar atmış, amcası Abdülaziz ile beraber gittiği Avrupa ülkelerinde gördüğü batılı ve modern yaşam tarzını ülkesine getirmek istemiştir. Avrupa tipi eğitim yapan birçok okulu zamanında açan padişah, devlet ile beraber toplumu da batı tipi modern bir tarzda yeniden kurmak istemiştir. Kadın ile erkeğin beraberce yaşayacağı bir Avrupalı ülke olarak Osmanlıyı yeniden oluşturmaya çalışırken, sürekli olarak batılı ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya kılmıştır. Batılı emperyalistler çağdaşlaşan bir Osmanlı devletini hiç bir zaman istememişler, bu büyük devletin ortadan kalkması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. Batılılar kendilerinin dışında kalan ülkelerin kalkmasını istemedikleri için, diğer devletlere uyguladıkları sömürge politikalarının benzerlerini Osmanlı için de gündeme getirmişlerdir. Abdülhamit sürekli olarak bu gibi olumsuz girişimlere karşı çıkarak ülkesini ve devletini güçlendirebilmenin yollarını aramıştır.
***
Yabancı devlet ajanlarının cirit atmasına karşı önlem olarak Osmanlı devletinin ilk ciddi istihbarat örgütünü kurmuş ve katı bir sansür uygulayarak, ajan kılıklı gazetecilerin Osmanlı devletine karşı yıkıcı propaganda yapmalarına izin vermiştir. Jurnal ve hafiye teşkilatı ile kendi yönetimini güvence altına almasına rağmen, Abdülhamit kendi döneminde batı tipi bir basının örgütlenmesine izin vermiş ve desteklemiştir. Onun ısrarla izlediği panislamizm politikasına karşı çıkan gayrimüslimler Babıâli denilen merkezde basını kurarak Abdülhamit yönetimine karşı savaş açmışlardır. Modernleşmeye çok önem veren padişah, batı tipi bir basının oluşumunu önlememiş, sıkı denetim altında Babıali’nin gelişmesinin önünü açmıştır. Osmanlının ilk ciddi basınının Abdülhamit döneminde gerçekleştiği söylenebilir. Batı tipi okullar açarak aydın nüfusun gelişmesine yardımcı olan Abdülhamit bu okullardan işbirlikçi ve mandacı aydınların yetişmesini istememiş ve buna karşı önlemler almıştır. Bu nedenle, gayrimüslim aydınlar sürekli olarak Abdülhamit’i kızıl sultan adıyla bir diktatör gibi göstermeye çalışmışlardır. Bağımsız düşüncenin gelişmesi için okullara felsefe dersi koyduran Abdülhamit, emperyal devletlere bağımlı işbirlikçi aydınların ülkeyi kışkırtmalarına izin vermemiştir. Tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi aydınlanmadan yana bir yol izlemiş ama aydınların içinden hain çıkmasına ve ülke aleyhine emperyalist güçlerle işbirliği yapmalarına izin vermemiştir. Abdülhamit’in ne derece haklı olduğu daha sonraki yıllarda Atatürk’ün ilan etmiş olduğu 150’likler listesi ile ortaya çıkmıştır. Osmanlının önde gelen aydınları Batı ülkelerinin işbirlikçisi gibi davranarak ülkenin çöküşüne alet olmuşlardır. Türkiye bugünde benzeri bir durum yaşamakta ve ne yazıktır ki, yüz yıl sonra yeniden aydınların emperyalistlerle neoliberalizm görüntüsü altında işbirlikçiliğine sahne olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu gibi bir büyük cihan devletinin çöküşüne neden olan bu ihaneti Atatürk ve Abdülhamit cezalandırmak istemiştir ama günümüzün Türkiye yönetiminden böyle bir tepki çıkmaması için ciddi bir psikolojik savaş saldırısı, demokrasi mücadelesi görünümünde son derece ustalıklı olarak sürdürülmektedir.
***
Bugünün Türkiye’sinde Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine bir durumun yaratılmasında din faktörü kullanılmakta ve panislamizmi Batı emperyalizmine karşı uygulamaya çalışan Abdülhamit’i dinciler bayrak haline getirilerek Türkiye Cumhuriyetini laik ve çağdaş bir cumhuriyet olarak kurmuş olan Atatürk’e ve onun izinden giden Atatürkçülere karşı geliştirilen saldırılarda bir büyük Hakan ve Büyük Önder çekişmesi yaratmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin tıpkı Osmanlı’nın son dönemine benzer bir yıkıcı emperyalist saldırı ile karşı karşıya kaldığı bugünkü aşamada, Abdülhamitçilerle Atatürkçülerin karşı karşıya gelmelerinin ne derece büyük bir tarihsel hata olduğunu yüz yıl önce yaşanmış olan olaylar göstermektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak noktaları her türlü emperyalizme karşı çıkmak ve direnerek bu gibi saldırılara karşı savaşmak olmasına rağmen, günümüzün Atatürkçüleri ile Abdülhamitçilerinin dışa karşı bir savaşı ya da direnişi bırakarak birbirleriyle uğraşmalarının büyük bir senaryonun sahneleri olarak gündeme geldiği görülmektedir. Bugün türk devletinin başında Atatürk ya da Abdülhamit olsaydı ilk yapacakları iş her türlü emperyalist saldırıya karşı çıkarak ve direnerek kendi devletlerini ve ülkelerini korumak olacaktı. Özellikle türban meselesi, laikliği savunan Atatürkçülerle, Abdülhamit’in izinden giden Müslüman kesimleri karşı karşıya getirmek için kullanılmaktadır. Üniversitelerde ilk türban sorununu çıkartan hanımın bir yakın akrabasının sonradan siyasette öne çıkması, aileler düzeyinde nasıl bir hazırlık yapıldığının en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün cumhuriyetinde, onun getirmiş olduğu çağdaş eğitim sisteminde Atatürkçülerle Abdülhamitçilerin karşı karşıya kalması nedeniyle, Türk eğitim sistemi ve toplumu çökme aşamasına doğru hızla sürüklemektedir. Türk bayrağına karşı türbanın bir siyasal simge halinde kullanılması, geleneksel Müslüman kesimleri tahrik etmekte ve bunun sonucu olarak da Atatürkçülerle Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmektedir. Birbirleriyle uğraşmak ve çatışmak durumunda kalan bu toplum kesimleri dış tehdit ve tehlikelere karşı toplum ve millet olarak işbirliği yapacağına türban kışkırtmasıyla karşı karşıya gelmekteler ve böylece emperyalist devletler Türkiye’yi bölmek üzere hazırlamış oldukları her türlü senaryoyu kolaylıkla uygulama alanına aktarabilmektedirler. Birbirleriyle uğraşan bu kesimleri dışa karşı bir araya gelemedikleri görülmekte ve bu nedenle de Türkiye bir türlü toparlanamamaktadır.
***
Atatürk bir devlet adamı ve kurucusu olarak Abdülhamit gibi modernizm ve pozitivizmden yana idi. Bu yönleri ile bilime inanıyor ve tek yol gösterici olarak bilimi kabul ediyordu. Hıristiyan batının saldırılarına karşı bir var olma mücadelesi veren Müslüman Türk milletinin devletini kurduğunu iyi biliyordu. Devletin kuruluş günü olan Meclis’in açılış töreni öncesinde Hacıbayram camiisine giderek milletin temsilcileriyle beraber dua etmiş ve bir Cuma günü Meclis’i açmıştır. Meclisi açış konuşmasında olduğu gibi daha sonradan yaptığı bir konuşmada Türk halkının dini olan Müslümanlık ile ilgili destekleyici sözler söylemiştir ama devleti kurarken de çağdaş dünya devletlerinde olduğu gibi laik bir düzeni oturtmaya çaba göstermiştir. Müslüman bir milletin çağdaş örgütlenmesi olarak Türkiye Cumhuriyetinin laik temelleri bizzat Atatürk tarafından atılmıştır. Tanzimat döneminde başlayan batıya yönelik değişim atılımları hem Abdülhamit hem de Atatürk dönemlerinde devam etmiştir. Her iki devlet adamı, kendi devletlerinin tıpkı batının güçlü devletlerinin sahip olduğu çağdaş düzeye getirebilmek için uğraş vermişlerdir. Bu doğrultuda bir araya gelen iki devlet adamının sonraki takipçilerinin karşı karşıya gelmesinde bir emperyal oyunun olduğu artık ortaya çıkmaktadır. Her iki kesimin önde gelen temsilcilerinin böylesine olumsuz bir durumun nedenleri üzerinde durmak ve araştırarak çözüm getirmek gibi sorumlulukları vardır.
***
Osmanlı devletini çökerten emperyalist saldırıların benzerleri Anadolu halkı üzerine yöneltilirken, Türk halkı bir var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Türk ulusunun çeşitli fertleri bir araya gelerek dış saldırılara karşı bira rada bir mücadele verirken cephede ya da siperde laiklik yada türban tartışması yapmıyorlardı. Bir devletin yada milletin varlığına kasteden emperyalist bir saldırının var olduğu aşamada, ulusal fertleri arasındaki her türlü ayrılık kendiliğinden kalkar ve dışa karşı bir ortak mücadele gündeme gelir. Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş savaşları böylesine bir aşamada ortaya çıkar ve toplumun bir araya gelerek kenetlenmesiyle başarıya ulaşır. Türkiye’de bugün böylesine bir dayanışma içinde dışa karşı ortak mücadele yapılacağına laiklik ve türban sorunları ile iç çekişmeler tırmandırılmakta ve toplumun gücü iç nedenlerle kırılarak, dışa karşı yönlendirilmesi gereken ulusal birlik ve beraberlik önlenmektedir. Atatürkçüler laiklik nedeniyle suçlanırken, geleneksel Müslüman kesimlerde türban nedeniyle gericilik noktasına sürüklenmektedirler. Türk kadınının geleneksel başörtüsünün, türban adı altında bir siyasal simgeye dönüştürülmesi, Türkiye Cumhuriyetini Atatürk’ün laik devlet modelinden çekip çıkararak, Amerikan Emperyalizminin Büyük Orta Doğu projesinin deney ülkesi konumuna getirmektedir. Türk devleti kurucusu Atatürk’ün çizmiş olduğu laik ve çağdaş çizgiden kaydırılırken, Abdülhamitçilerin geleneksel değeri olan islamcı bir yapılanmaya doğru zorlanmaktadır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bu emperyalist oyun tezgâhlanmaktadır.
***
İnsanlığın bütün kazanımlarını geride bır akara, dünyayı yeniden bir Ortaçağ düzenine sürüklemek isteyen küresel emperyalizm, bilimi bırakarak dine sarılmakta, ve dini insanları pasifleştiren ruhsal durumundan yararlanarak bütün dünyanın kontrolünü ele geçirmek istemektedir. Böylesine bir haksız saldırıya bugün hayatta olsalar, hem Atatürk hem Abdülhamit karşı çıkarlardı. Bu iki liderin bugünkü takipçilerinin, böylesine bir emperyalist oyuna alet olarak birbirleriyle çekişmeyi bırakmaları gerekmektedir. Atatürkçüler ve Abdülhamitçiler için bugünün koşullarında ilk yerine getirilecek ulusal görev her türlü emperyalist saldırı ve oyuna karşı çıkmak olmalıdır. Laikliği savunan Atatürkçülerin din düşmanı olmaları mümkün değildir. Atatürk bir Müslüman ülkede laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. Böylesine bir bilinçle hareket edecek olan Atatürkçülerin Türk halkının geleneksel değerlerine din ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermesi kaçınılmazdır. Müslüman kesimlerde, okumuş ve aydın kesimlerin laiklik düzenine sahip çıkmalarına, çağdaş bilimin verileri olan pozitif değerlere saygı göstermelerine anlayış göstermelidirler. Böylece karşılıklı anlayış hem bir ortam yumuşaması sağlayacak hem de, gayrimüslim kesimlerin ülkeyi bölme doğrultusunda kışkırttıkları çekişme ve çatışmalara elverişli bir ortam yaratmayacaktır. Türkiye, laik devlet ve Müslüman milletiyle dışa karşı tek vücut olabilmeyi artık öğrenmelidir.
***
Atatürk ve Abdülhamit bir toplantı sırasında Osmanlı sarayında beraber bulunmuşlardır. Bu toplantı sonrasında, Abdülhamit, Mustafa Kemal’den çok etkilendiğini ve bu gencin Türk ulusunun geleceğinde önemli işler başaracağını yakınındakilere aktarmıştır. Atatürk ise devlet başkanı olduktan sonra Abdülhamit ile ilgili düşüncelerini dile getirirken, O’nun büyük bir devlet adamı olduğunu ülkesi ve devleti için önemli değişimler gerçekleştirdiğini açıkça söylemiştir. Ayrıca Abdülhamit ile ilgili eleştirilere katılmadığını da açıkça ifade etmiştir. Birbirlerinin izleyicisi olan bu iki devlet adamı, ülke ve devletleri için hayatlarını feda ederken, onların izleyicilerinin birbirleriyle uğraşmalarının anlamsızlığı iyice ortaya çıkmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkarak iç ve dış düşmanlara karşı direnerek mücadele eden Atatürk ve Abdülhamit’in izinden giden toplum kesimlerinin bugün biraraya gelerek Türk devletinin varlığı için birlikte hareket etmeleri gerekmektedir. Birlik ve beraberliğin dışa karşı gerçekleşebilmesi için de, iç sorunların artık daha fazla deşilmeden bir yana bırakılması gerekmektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak antiemperyalist çizgisi bugünün Türkiye’si için dışa karşı verilecek var olma savaşımının ortak paydası olmalıdır. Karşılıklı hoşgörü ve anlayış, yeni bir başlangıç için ilk adımların atılmasında yararlı olabilecektir. Yeniden emperyalizme karşı verilecek var olma mücadelesinde, iç kavgalar artık bir kenara bırakılmalıdır.
***
Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı sorunlar dikkate alınırsa, bunların tıpkı Atatürk döneminde çözüme kavuşturulması doğrultusunda Abdülhamitçiler ile Atatürkçüler arasında bir yakınlaşma ve diyalog köprüsü kurulabilir. Bu sorunlar yüzünden Türk devleti Yugoslavya gibi dağılırsa ya da Irak’ta gibi çökertilirse, bunun altında bütün Türk ulusu kalacaktır. Gün iç çelişkileri bir yana bırakarak dışa karşı iş birliği yapma günüdür. Dış sorunlara karşı Atatürk ve Abdülhamit’in ortak bir çizgide benzeri bir diplomasi uyguladığını Müslüman ve laik kesimler hatırlayarak hareket etmelidirler. Osmanlı’nın gayrimüslim unsurlarının, imparatorluk sonrasında bu coğrafyada kendi büyük devletlerini kurma projelerine hem Abdülhamit hem de Atatürk karşı çıkmışlardır. Abdülhamit Filistin topraklarını vermeyerek Siyonistleri geri çevirmiştir. Atatürk’te Orta Doğu’da bir İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkarak Siyonizm yerine Kemalizm’in Orta Doğu’nun geleceğini oluşturması için çaba harcamıştır. Atatürk daha da ileri giderek İsrail’in Avustralya’da kurulması gerektiğini dünya dengelerinin dikkate alarak köşkteki bir toplantıda açıkça dile getirmiştir. Abdülhamit Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek için elinden gelen girişimleri yapmış ve bu doğrultuda güneydoğu halkının temsilcilerinden Hamidiye alaylarını oluşturarak Anadolu’da bir Ermeni devleti oluşumunu önlemeye çalışmıştır. Atatürk’te İttihat ve Terakki dönemi sonrasında ortaya çıkan yeni tabloya göre hareket etmiş ve son Osmanlı Meclisinde alınan Misakı Milli kararı doğrultusunda ulusal sınırlar içinde bir Türk devleti oluşturulması için çalışmıştır. Ermenilere ve Yahudilere karşı izlenen ortak tutum Yunanlılara karşıda sürdürülmüş, Abdülhamit Balkan savaşı sırasında Yunanistan’ın büyüme eğilimlerine karşı çıkmış, Atatürk ise ulusal kurtuluş savaşının son sahnesini Yunanlılara ayırarak Megaloidea projesini Yunanlılarla beraber Akdeniz’e dökmüşütr. İslamcı geçinen Abdülhamitçilerle, laik devlet savunucusu Atatürkçülerin milli tarihimizin bu gerçeklerini bilerek antiemperyalist cephede yeniden Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi biraraya gelmelerinde Ön Asya’da Türk varlığının korunabilmesi açısından tarihsel zorunluluk vardır. Emperyalist ve Siyonist çevreler bu durumu iyi bildikleri için, ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu gibi kendi çıkarlarına uygun düşen projelerle, Müslüman Türk halkı ile laik cumhuriyeti savunanları birbirlerine karşı kışkırtmaktadırlar. Medya gücü böylesine bir kışkırtma doğrultusunda geliştirilen, psikolojik savaş senaryolarını kamuoyuna taşımak için kullanılmaktadır. Küresel sermaye bu doğrultuda Türk medyasına girerek emperyal politikalar doğrultusunda devleti ve milleti baskı altına almaya uğraşmaktadır.
***
Bugün yaşanmakta olan emperyalist oyunlar ve senaryoların hiçbirisi yeni değildir. Abdülhamit ve Atatürk döneminde uygulanmış olan anti Türk ve Müslüman politikaların benzerleri günümüzde yeniden devreye sokulmaktadır. Bu aşamada Atatürkçülerin dikkatli davranarak laiklik adına, gayrimüslimlerin emperyalist oyunlarına alet olmamaları, Abdülhamitçilerin de İslam adına batı emperyalizminin bütün İslam dünyasını ele geçirmeye yönelik oyunlarına kanmamaları gerekmektedir. Aradan emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri çekildiği zaman, Türk milleti tıpkı Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi emperyalizme ve Siyonizm’e karşı açıkça birlik ve bütünlük içerisinde hareket edebilecektir.
***
Müslümanlar Abdülhamit’in Avrupa görmüş bir devlet adamı olarak çağdaş uygarlıktan yana olduğunu, batılı bir devlet ve toplum yaşamını Osmanlı ülkesine getirmek için elinden geleni yaptığını, çağdaş bir devlet yapılanması ile beraber yeni eğitim kurumları ile aydınlık bir ülke kurmak için çaba gösterdiğini hatırlamalıdırlar. Osmanlı kadınını topluma kazandırmak isteyen Abdülhamit’in çarşaf giymeyi yasakladığını bugünün türbancıları iyi bilmek durumundadırlar. Batılı bir yaşamın simgelerinden birisi olan içkiyi Atatürk’ün rakı ile Abdülhamit’in rom ile günlük yaşamlarına taşıdıkları gene anımsanması gereken olgulardan birisidir. Her ikiside Arap tipi bir dini düzen peşinde olsalardı, çağdaş batılı yaşamın bir simgesi olan içkiyi toplumun önünde kullanmazlardı. Çarşafa karşı çıkmakta ve içki kullanmakta aynı çizgide olan iki devlet adamının, çağdaş uygarlığa dönük yepyeni bir ülke yaratmak için çaba gösterdikleri söylenebilir. İkisi de dünyanın ortasında bir Türk ve Müslüman toplumun devletini yönettiklerini çok iyi biliyorlardı. Bu doğrultuda jeopolitik konumlarının gerektirdiği her adımı atmaktan çekinmemişlerdir. Müslüman Türkler tarihten gelen böylesine bir bilinci günümüz Türkiye’sinde göstermek zorundadırlar.
***
Abdülhamit Maceristan’dan Endonezya’ya kadar temsilciler göndererek Avrasya kıtasının bütün bölgelerindeki Türk ve Müslüman ülke ve toplumlarla çok yakından ilgilenmişlerdir. Atatürk’te dünyanın ortasında bir Türk devleti kurarken, Avrupa’nın ortasında bir Türk imparatorluğu kurmuş olan Macarlar’dan yararlanarak bu ülkenin uzmanları Türkiye’ye davet etmiş ve onların deneyimlerinden yararlanarak, çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de bir Avrasya devletidir. Bu nedenle Viyana’dan Pekin’e kadar olan bütün Avrasya sahası Türklerin yaşam alanıdır. Atatürk’te Macar uzmanlarla beraber çalışırken, Afganistan ordusunun kurulması için bu Türk ülkesiyle yakından ilgilenmiştir. Böylesine tarihi gerçekler hem Abdülhamit’in hem de Atatürk’ün Avrasyacı devlet adamları olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu bir dünya imparatorluğu olarak merkezi coğrafyada tam altı yüzyıl egemen olmuştur. Bugün Osmanlı’dan meydana gelen otorite boşluğunun doldurulabilmesi için Atatürk’ün Türkiye’sinin tarihten gelen bilinçle öne geçmesi ve bir Avrasya bütünleşmesine giden yolda, Merkezi coğrafyanın devletlerinin bir araya gelmesinden oluşacak Merkezi Devletler Birliği’nin oluşumu için öncülük yapması gerekmektedir. Dünya barışını kalıcı kılacak böylesine bir yeni yapılanmada Atatürkçüler ile beraber Abdülhamitçilerin beraberce hareket etmeleri bütün emperyalist oyunları bozacak ve saldırılara karşı önlem olacaktır.