20 Kasım 2018 Salı

AVRASYA‘DA PAN – SİYONİZM (1) & (2) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" Avukat, Kamu Hukukçusu, Araştırmacı-Yazar; - İngiltere merkezli bir dünya yapılanması sürecinde , merkeze kendisini oturtan İngiliz imparatorluğu, dünyanın üç büyük kıtasının kesişme noktası olan orta dünya alanına, Orta Doğu adını verdiği için bu merkezi coğrafya yaklaşık beş yüz yıldır Orta Doğu ismi ile ifade edilmektedir.

AVRASYA‘DA PAN-SİYONİZM (1)
Prof. Dr. Anıl Çeçen
Avukat, Kamu Hukukçusu, Araştırmacı-Yazar
Ankara: 19 Kasım 2018
Dünya ana karalarının birleştiği coğrafyaya , bilim çevreleri Avrasya adını vermiştir. Bu nedenle bu kavram daha çok Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç büyük kıtanın birleştiği merkezi alanın adı olarak öne çıkmaktadır . Her üç kıtanın birbirine açılan ve birbiriyle bağlantı sağlayan topraklar, bir bütün olarak ele alındığında ise ortaya, Avrasya adını taşıyan bir büyük bölge ve kıtasal yapılanma ile kimlik kazanmaktadır .
Amerika yeni kıta , Avustralya ise dış kıta olarak olarak yeryüzü haritasında yerlerini almıştır. Avrasya bölgesinde kesişen Asya ,Avrupa ve Afrika kıtaları gibi eski insanların binlerce yıl yaşamış olduğu bölgeler, insanlık tarihinin oluşumunda önem kazanmaktadır . Bu nedenle, her üç kıtada meydana gelen değişiklikler ile yaşanan olayların ortak bölge üzerinden birbirleri üzerinde etkiler yarattığı ve birbirlerinin tarihinin oluşumunda etkili bir faktör olduğu , tarih biliminin ortaya getirmiş olduğu önemli bir gerçektir .
Her alanda gelişme gösteren değişik bilim dalları üç eski kıta ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda; sahip olunan ortak alanın kıtalar arası gelişmelerde belirleyici olduğunu ortaya koymuştur. Ki Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bu kıtalar arası etkileşim çizgisini iyi izlemek gerekmektedir . Tarih biliminin dile getirdiği geçmişin olayları ele alındığı zaman , böylesine bir etkileşim ağının zamanla kendiliğinden devreye girerek olayların gelişim çizgisinin belirlenmesinde etkili olduğu da göze çarpmaktadır .
Avrasya kavramı , coğrafya biliminin insanlığa kazandırmış olduğu bir açıklama ya da tanımlamanın adı olarak doğmuştur . Özellikle Asya ve Avrupa kıtalarının birbirine yaklaştığı ve birleştiği bölgelerin bütünüyle yer aldığı kıtasal alanda ,Avrupa ve Asya kavramlarının iç içe geçmesinden kaynaklanan birleşik bir isim olarak, Avrasya kavramı belirginlik kazanmıştır . Asya , Avrupa ve Afrika kıtaları kendi başlarına bir kıtasal alanın adı olarak varlıklarını sürdürürken , her üç kıtada ortaya çıkarak diğer kıtalara sıçrayan siyasal ve sosyal gelişmelerin yarattığı ortak alan yapılanmalarının ayrıca ifade edildiği durumlarda ise birleşik bir kavram olarak Avrasya kavramına başvurulmuştur .
Bu doğrultuda , Asya’da kurulmuş olan büyük imparatorlukların Avrupa kıtasına yönelmeleri ya da Avrupa kıtasında gündeme gelmiş siyasal yapılanmaların zaman içinde genişleyerek Asya ya da Afrika kıtalarına sıçramaları gibi durumlar, kıtalar arası birleşik gelişmeler olarak inceleme konusu yapıldığında Avrasya kavramı öne çıkmaktadır .
Tarihte üç kıtadan çıkan siyasal yapıların ya da uygarlıkların zaman içerisinde bu birleşik durumdan yararlanarak zamanla diğer kıtalara doğru bir genişleme eğrisi gösterdiği görülmektedir . Asya’da tarih sahnesine çıkan devletlerin Hunlar ya da Osmanlılar gibi Avrupa ve Afrika bölgelerine yayılması gibi , Avrupa merkezli bir büyük devlet olarak Roma İmparatorluğu da, hem Asya hem de Afrika kıtalarında genişleme olanaklarını değerlendirerek dünya hegemonyası oluşturma çabası içerisinde olmuştur . Bütün devletler bu doğrultuda diğer siyasal güçlere ve yapılanmalara karşı üstünlük sağlama doğrultusunda rekabet içinde olmuşlardır .
Orta Doğu bölgesi, Avrasya kıtasal alanı içerisinde var olan merkezi bir bölge olarak her üç kıtanın tam ortasında yer alan bir orta dünya olmuştur . İngiltere merkezli bir dünya yapılanması sürecinde , merkeze kendisini oturtan İngiliz imparatorluğu, dünyanın üç büyük kıtasının kesişme noktası olan orta dünya alanına, Orta Doğu adını verdiği için bu merkezi coğrafya yaklaşık beş yüz yıldır Orta Doğu ismi ile ifade edilmektedir .
Orta Doğu bölgesinin bir ucu Balkanlara , bir ucu Kafkaslara diğer ucu da Kuzey Afrika’ya uzandığı için her üç kıtanın kesişme noktası olmuştur . Asya kıtasının birer parçası olan Arap ve Türk yarımadalarında gündeme gelmiş olan siyasal oluşumlar, hemen Avrupa ve Afrika kıtalarına da sıçrama göstermiş ve tarihe geçen olaylarda her üç kıtanın birlikteliğini yansıtmıştır . Üç kıtanın topraklarının kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesi, aslında dünyanın merkezi toprakları olarak jeopolitik gelişmelerde önemli misyonlar üstlenmiştir . Makedonya imparatorluğu, Balkanlar’da tarih sahnesine çıkarak Anadolu ve Arap yarımadası üzerinden Asya bölgesine yayıldığı gibi , Selçuklu İmparatorluğu da Kafkas bölgesinden ortaya çıkarak Avrupa bölgesine doğru bir yayılma süreci izlemiştir . Afrika’da ortaya çıkan devletler ise zaman içerisinde kuzeye doğru açılarak kendilerini güvence altına almak için çaba gösterirlerken ,aynı zamanda Asya ve Avrupa bölgelerine doğru genişleyebilmenin yollarını aramışlardır .
Orta Doğunun tam ortasında yer alan Arap yarımadası üzerinde ortaya çıkan devlet yapılanmaları ise bu yarımadanın tamamını ele geçirdikten sonra, Anadolu yarımadasına ya da Kıbrıs üzerinden Avrupa bölgesine doğru genişleyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır .Üç büyük dinin tarih sahnesine çıkmış olduğu Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi, Hrıstiyan ve Müslüman devletler, Arap yarımadasını tümüyle fethettikten sonra Anadolu üzerinden Asya kıtasına , Balkanlar üzerinden ise Avrupa kıtasına doğru genişleme çabası içerisinde olmuşlardır .
Bu yüzden Orta Doğu tarihi bir anlamda Avrasya tarihi ile özdeş bir konuma gelmektedir . Üç kıtanın kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesindeki her gelişme üç kıtaya birden yayıldığı gibi , bu üç kıtada meydana gelen siyasal ya da sosyal gelişmelerin merkezi coğrafya üzerinden Orta Doğu bölgesini etkisi altına aldığı görülmektedir .
Kutsal topraklar adı verilen merkezi alandan dünya sahnesine çıkmış olan üç büyük tek tanrılı dinin dünyaya yayılması sırasında , Orta Doğu toprakları her zaman için merkez olma misyonuna sahip olmuştur . Bu yüzden dinler arası rekabet mücadelesinde de Orta Doğu bölgesi, her zaman için bir çekişme alanı olarak öne çıkmıştır . Kıtalar arası yakınlık ile birlikte öne çıkan kesişme noktaları üzerinden, kıtadan kıtaya geçişler her zaman için kolay olmuş ve bu yüzden de üç kıtadan birinde kurulmuş olan devletler, hemen komşu kıtalarda yayılma eğilimi içine girerek genişleyebilmenin ve bu zor coğrafya da ayakta kalabilmenin arayışları içinde olmuşlardır .
Bir anlamda Orta Doğuda ortaya çıkan bütün devletler ya da dinler, merkezi alanda var olabilmek ve kıtalar üzerinden gelebilecek saldırılara ya da tehditlere karşı kendilerini güvence altına alabilmek üzere, kendi bulundukları topraklara sınır komşusu konumundaki diğer bölgeleri de doğal olarak egemenlikleri altına alabilmenin çabası içerisine girmektedirler
Roma İmparatorluğu Akdeniz üzerinden Orta Doğu bölgesine geldiğinde, merkezi topraklarda var olan Yahudi devleti yıkılmış ve bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Yahudiler her üç kıtaya dağılarak , yaşamlarını Avrasya kıtasının değişik alanlarında sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Bu nedenle, Akdeniz kıyıları üzerinden hem Avrupa, hem de Afrika kıtalarında Yahudiler dağılarak kendileri için yeni ülkeler bulmaya yönelmişlerdir .
İspanyadaki Endülüs devletinden Pers İmparatorluğuna , Hazar devletinden Asya’nın değişik bölgelerine kadar dağılan Yahudiler, hep yeni bir yurt arayışı içinde olmuşlardır . Dünyanın jeopolitik merkezinden kovulma olgusu , Avrasya kıtasının geniş topraklarını yeni alternatif ülkeler olarak gündeme getirdiği için, merkezi alandaki kutsal topraklar üzerinden gündeme getirilmiş olan devletin güvenlik alanını , Avrasya kıtasının tamamında gündeme getirmektedir. Her üç kıtadan saldırı tehdidi karşısında kalan orta dünya topraklarının güvenliği için , merkezi devletin sınırları boyunca uzanıp gitmekte olan Avrasya coğrafyasının tümüne egemen olmanın gerekliliğini dünya haritası ortaya koymaktadır .
Orta Doğu tarihinde ortaya çıkan birbirinden farklı durumlar da ,merkezde kurulacak bir devletin güvenliği için Avrasya bölgesinin tamamını dikkate alacak bir biçimde genişleme ve güçlenme gereksinimi olduğu görülmektedir .
Bu doğrultuda ,Kafkas devletleri Orta Doğu bölgesini kontrola çalışırken , Orta dünya devletleri de Hazar bölgesini kendi güvenlikleri için denetim altına almaya çalışmışlardır . Bu yüzden günümüzün İsrail devleti , kurulu bulunduğu Filistin toprakları ile yetinmemekte , kutsal toprakları çevreleyen Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasındaki bütün ülkelerde ,Balkanlar’dan Kafkaslara kadar güçlü etki oluşturarak kendi güvenliğini garanti altına alabilmenin çabası içindedir .
Dünya tarihi incelendiği zaman , merkezi coğrafyanın bütününü kontrol altına alma çabası içerisine giren devletler olduğu gibi, bütünüyle merkezi coğrafya devleti olarak kurulan ve daha sonra yayılma eğilimleri gösteren , Roma , Hazar, Pers, Selçuklu , Osmanlı ya da Makedonya gibi imparatorluklar da olmuştur . Avrasya kıtasının orta Avrupa’dan başlayarak orta Asya’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerinde kurulmuş olan devletler , her zaman için Avrasya adı verilen bir büyük coğrafyanın mutlak egemeni olarak güçlenmek istemişler ama kıtaların diğer bölgelerinde bulunan devletler buna izin vermeyince her zaman çatışma çıkmıştır . Bu yüzden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri Avrasya bölgesini sürekli savaşlara sahne olan yer olarak karanlıklar, ya da felaketler coğrafyası olarak tanımlamışlardır . Bölge devletlerinin her zaman için aralarındaki din ve kültür farklılıkları yüzünden sıcak çatışmalara yönelmeleri yüzünden, kutsal topraklar her zaman için kan ve barut kokusundan kurtulamamış ve bu yüzden de Avrupalılar bu bölgeye felaketler bölgesi adını vermekten çekinmemişlerdir . Karanlık senaryolar felaket olarak nitelendirilebilecek acı sonuçlar yarattığı için dünya tarihinin kan ve barut dolu sahneleri hep bu bölgede ortaya çıkmıştır . Birbirine denk devletler kurulduğu zaman ya da bölgedeki devlet düzeni içinde büyük ve küçük siyasal yapılar olarak dengesiz bir durum ortaya çıktıkça ,yeni savaş senaryoları ya da devletler arası birbirine saldırı girişimleri birbiri ardı sıra gündeme gelmiştir .Her zaman bölge devletleri arasında yaşanan rekabet çekişmeleri yeni savaşları ortaya çıkarmıştır . Bölgede savaşları ve saldırıları önlemek isteyen devletler kendilerinin egemenliğinde bir büyük devlet oluşumuna giderek merkezi coğrafyaya barış getirmek istemişler ama kıtalardan gelen imparatorluk yapılanmaları merkezi alana kıtalardan müdahale etme eğilimi içine girdikleri için bu gibi barış arayışları sonuçsuz kalmıştır .
Kıtalarda ortaya çıkan imparatorluklar her zaman bir dünya hegemonyası peşinde koştukları için ,merkezdeki devletlerin büyümesini önlemek üzere saldırılara yönelmişlerdir . Zamanında Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek Yahudi devleti olarak ikinci İsrail’i yıkması bu durumun en açık örneğidir .
Kaynak: AVRASYA‘DA PAN – SİYONİZM (1) - Prof. Dr. Anıl Çeçen
AVRASYA‘DA PAN-SİYONİZM (2)

Prof. Dr. Anıl Çeçen
Avukat, Kamu Hukukçusu, Araştırmacı-Yazar
Ankara: 19 Kasım 2018
Kaldığımız yerden devam edersek, dünya tarihi içinde merkezi coğrafyanın geçmişine bakıldığında, büyük imparatorlukların zaman içerisinde birbirlerinin yerini aldıkları görülmüştür . Bugünkü bölge haritasının kesinlik kazanmasında yaşanan siyasal gelişmeler açısından durum değerlendirildiğinde , yirminci yüzyıla girerken var olan siyasal yapılanmanın çöküşü üzerine bugünkü merkezi alan haritasının ortaya çıktığı da gerçektir.
Dünya Birinci Cihan savaşına doğru sürüklenirken merkezi alanda yer alan Osmanlı ,Rus ve Avusturya imparatorlukları egemenliklerini devam ettirebilmenin çabası içerisine girmişlerdir. Ama batılı emperyalist devletlerin müdahaleleri yüzünden varlıklarını güvence altına alabilecek yeni yapılanmalara yönelemedikleri için , Birinci Cihan savaşı ile birlikte yıkılarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır .
Bu devletler yıkılmamak ve Avrasya coğrafyasında varlıklarını sürdürebilmek amacıyla on dokuzuncu yüzyılın bilgi birikiminden kaynaklanan bazı yeni siyasal açılımları, savaş ya da çatışmalar yolu ile değil ama siyasal senaryolar üzerinden geliştirmeye çalışmışlardır . Orta dünyanın üç büyük devleti kendi kimliklerine dayanan devlet yapılanmasını birbirlerine karşı geçerli kılmak isterlerken , Avrasya halklarını kendi çizgilerinde geliştirdikleri politik yapılanmalar içinde bir araya getirmeye ve bu gibi birlikler üzerinden de imparatorluk coğrafyasında yaşayan halk topluluklarını geleceğe dönük bir birliğe kendi kontrolleri altında yönlendirmek istemişlerdir . Ne var ki , bu gibi girişimler zamanla sonuçsuz kalınca , orta dünya devletleri arasındaki çekişmeler tarihin savaşlarla sürmesine zemin hazırlamıştır . Merkezi coğrafyanın tarihi bu nedenle fazlasıyla savaşlarla doludur.
Fransız devriminin tarih sahnesine kazandırmış olduğu ulus devlet olgusu, on sekizinci yüzyılda bütün dünyada var olan devletleri derinden sarsmaya başlamıştır. Bu durumda imparatorluklar, kendi sınırları içerisindeki çeşitli bölgelerin ayrılmalarını önleyebilmek için ulusçuluk akımlarına yönelmişler ve bu doğrultuda uluslaşma süreçlerini kendi toplumsal gerçeklerine dayanan bir doğrultuda başlatarak , geleceğin en güçlü devleti olabilmenin girişimlerini sürdürmüşlerdir . Avrupa devletleri uluslaşırken , merkezi alanın imparatorlukları da uluslaşabilmenin yollarını aramışlardır. Bu doğrultuda bölünmeyi önleyebilmek amacıyla birleştirici akımlara yönelmişlerdir . Rus kimliği yetersiz kalınca , Rusya devleti etnik Slav kimliğini öne çıkarmış ve Ortodoks dininin birleştiriciliğinden yararlanabilmenin arayışı içinde olmuştur . Rus Çarlığı sınırları içinde yaşayan Rus toplumunun yetersiz kaldığı noktada, Ruslar hem dini hem de etnik yapıları kullanarak imparatorluk arazisi içinde daha güçlü bir ulus devlet yaratabilmenin arayışını sürdürmüşlerdir . Ulusculuk akımları, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun parçalanmasına yol açınca ,hem Rus Çarlığı hem de Osmanlı İmparatorluğu toplumsal tabanlarını genişleterek daha güçlü bir yapılanmanın arayışını öne çıkarmışlardır . Bu doğrultuda hem Rus milliyetçiliği , hem de Osmanlı milliyetçiliği devlet eli ile örgütlenerek devreye sokulmuştur . Ne var ki , Avrupa toplumlarının sahip olduğu kültür ve bilgi düzeyinden çok geride olan merkezi alan devletlerinin ulusçuluk cereyanları istenen sonuçları sağlayamamıştır . Bunun üzerine devletleri güçlendiren ulusçuluk akımlarından vazgeçen merkez devletleri bölgesel hegemonyalarını genişleten yeni birleştirici akımlarla, bölge halklarını kendi hegemonyaları altında geliştirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır.
Avrupa kıtasını saran milliyetçilik, doğu Avrupa üzerinden merkezi imparatorlukların parçalanmasını gündeme getirince ,buna tepki olarak birleşmeyi ve daha geniş alanlarda birleşik bir kimliği geçerli kılmak isteyen Pancılık akımları öne sürülmüştür . Birleştiricilik ve birlik oluşturma gibi anlamlara gelen Pancılık akımlarını , hem Rus devleti hem de Osmanlı devleti siyasal güçleri ile örgütlemeye çalışmışlardır . Rus Çarlığı geniş alanlardaki hegemonyasını sürdürmek üzere bir yandan etnik kökenine dayanan Pan-Slavizm akımını örgütlerken ,diğer yandan da dinin birleştirici gücünden yararlanmak üzere Pan-Ortadoksculuğu örgütlüyordu . Rusya hem toprakları üzerindeki halk topluluklarının kopmasını önlemek hem de sınırları dışında yaşayan diğer Ortadoks kitleleri hegemonyası altına alabilme doğrultusunda etkinliğini artırabilmek amacıyla, Pan-Slavizm akımına yöneliyordu . Ruslar bu konuda çok hassas davranarak kesin ve kararlı bir biçimde Pan-Slavist politikaları gündeme getirince , bu durumdan rahatsız olan Almanlar da bir kaç yüz prenslikten oluşan Cermen topluluğunu , Pan-Cermenizm akımı çatısı altında toplanarak büyük bir Alman imparatorluğu hedefine doğru yöneliyordu . Ruslar tüm Slavların İmparatorluğunu kurmaya çalışırken, Prusyalılar da tüm Cermenlerin imparatorluğunu kurabilmenin çabası içerisinde, Pan-Cermenizm akımını gündeme getiriyorlardı . Doğu Avrupa bölgesinde Almanlar ve Ruslar geleceğe dönük bir yarış içerisine girerken , Pan-Slavizm ve Pan-Cermenizm akımları arasında büyük bir yarış başlıyordu . Ruslar, Slavcılık politikalarının yetersiz kaldığı yerlerde Pan-Ortodoksculuk üzerinden destek sağlamaya çalışırlarken , Almanlar da Pan-Cermenizm’e daha geniş destek sağlamak üzere Pan-İslamizm akımını öne çıkarıyorlardı . Pan hareketleri ile geniş Avrasya coğrafyasında egemenlik yarışı tırmanırken , Almanlar doğu politikası ile merkezi coğrafyaya yöneliyor ve hem Osmanlı , hem de İran devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan Müslüman kitleleri , Pan-İslamizm akımı sayesinde kendi denetimleri altına almak istiyorlardı . Orta Avrupa’dan Orta Asya’ya doğru uzanıp giden Avrasya coğrafyasının Müslüman asıllı halklarına, Pan-İslamizm üzerinden ulaşmayı hedefleyen Cermen İmparatorluğu, Alman devletinin kurucu gücü olan Töton şövalyelerinin adını yeni kurulacak Cermen –Müslüman imparatorluğuna vereceğini bütün dünyaya ilan ediyordu .
Almanlar , kuzeydeki Rus gücünü aşabilmek ve merkezi alana egemen olabilmek uğruna İslam dünyasına yönelerek Pan-İslamizm politikaları ile Rusların, İngilizlerin ve diğer emperyal güçlerin önünü keserek Töton İmparatorluğunun önünü açmak istiyorlardı .
Pancılık akımları genişleyerek yayılırken, Avrupa’nın ortalarında Almanlar ile Ruslar arasında sıkışıp kalan Macarlar da kendilerini kurtarmak üzere ulusal çıkarları doğrultusunda iki emperyalist güce karşı yeni bir birleştirici bir yol arıyorlardı . Cermenler ve Slavlar kadar geniş nüfusa sahip olmayan Macar devleti , Avusturya’dan ayrıldıktan sonra kendi gelmiş oldukları kökenlerine uygun bir yeni birleştirici akımı , Pan-Turanizm olarak başkent Budapeşte’den resmen ilan ediyorlardı .
Cermenler gibi Avrupalı olmayan ve Ural-Altay bölgesinden göç ederek Avrupa kıtasına gelen Macarlar , bir Pancılık akımı yaratarak Ruslara ve Cermenlere karşı kendilerini koruyamayınca ,bunun üzerine Hazar kökenli Macar aydınlarının öncülüğünde , İran bölgesinin kuzeyinde yer alan Turan bölgesinde bir büyük birlik kurmayı hedefleyen Pan-Turanizm akımını Avrasya hegemonyasında yeni bir alternatif olarak ortaya koyuyorlardı .
Macar Musevilerinin öncülüğünde örgütlenen bu yeni akım , Hazar döneminden gelme bir birikimi Türkler ile akraba bir boy olan Macarların önüne koyuyordu. Onuncu yüzyılda Tuna nehri kıyılarında bir krallık kurmuş olan Macarlar , Almanların ve Rusların dayattıkları Pancılık akımlarına karşı hem kendilerini korumak , hem de geldikleri bölge ile yaşadıkları bölgeler arasında bir köprü oluşturabilmek üzere Pan-Turanizme yöneliyorlardı . Rusya sonrası bir bölgesel hegemonya arayan Macar Turancıları, arzu edildiği gibi Slavlara ve Cermenlere karşı güçlü bir alternatif oluşturamadılar. Rusların ve Cermenlerin alternatif akımları, Pan-Ortodoksculuk ya da Pan-İslamizm olarak devreye girdiği aşamada , Macar Turancıları bu dini hegemonya arayışına karşı bir Pan-Judaizmi ya da Pan-Siyonizmi açıktan ortaya koyarak savunamadılar . Bu yüzden de Avrasya’nın geleceği ile ilgili akımlar arasındaki yarışta Pan-Turanizm biraz geride kalıyordu .
Macaristan’da doğan Pan-Turanizm akımı yeterince etkili olamayınca , bu akımı daha da güçlendirmek üzere Türkcülük akımlarından yararlanmak istenildi ve Pan-Turanizm’in tamamlayıcısı bir doğrultuda Pan-Türkizmi de devreye sokarak sonuç almaya çalıştılar. Ancak gene de Cermenlere ve Ruslara karşı başarılı olamadılar .O dönemde Türkçülük Macaristan’da değil ama Rusya’da yaygınlaşıyordu . Ayrıca Paris’e giderek eğitim alan Osmanlı aydınlarının da Jön-Türk akımına kapılmaları yüzünden , Türk dünyasına yönelen birleştirici bir hareket olmak açısından Rusya ve Fransa gibi devletler öne çıkıyordu . İngiltere’nin Budapeşte üzerinden Avrasya Türk dünyası ile yakından ilgilenmesi ve Vambery gibi bir Türkologu Orta Asya bölgesine göndermesi üzerine gündeme gelen , Pan-Türkizm akımı da Jön-Türkizm akımı ile birlikte devreye giriyordu . Pan-Turanizmin yaratmış olduğu ortamdan yararlanan Türkçüler ,hem Fransa üzerinden İsviçre’de Türkçülüğe yöneliyorlar , hem de Macaristan üzerinden yeni bir Pan-Türkizmi Osmanlı ülkesine taşımaya öncelik veriyorlardı . Pan-Turanizmi desteklemek üzere öne çıkarılan Pan-Türkizm akımı ,kısa bir süre içinde daha etkili olarak öne çıkıyor ve Osmanlı sonrası dönem için bir Türk devletinin kurulmasını sağlayacak derecede önemli siyasal birikimi imparatorluk sonrası dönemde devreye girebilecek düzeyde öne çıkarıyordu . Paris’teki Jön-Türk birikimi Budapeşte’deki Pan-Türkizm akımı ile birleşince , Anadolu yarımadası üzerinde çağdaş Türk devleti kuracak düzeyde birleştirici bir Türkçü açılım gündeme getiriliyordu .
Daha sonra Türk milliyetçiliğini bir akım olarak geliştiren bu birikim , bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkması açısından da yardımcı oluyordu . Avrasya’nın geleceği için Cermenler ve Ruslar arasındaki çekişmeye Budapeşte merkezli Pan-Turanizm üzerinden, Türkler de Pan-Türkizm akımını bu aşamada devreye sokarak katılıyorlardı .Böylece yirminci yüzyılın yeni dünya düzeni arayışı merkezi alanda bir çekişme ile öne çıkıyordu.
Kaynak: AVRASYADA PAN-SİYONİZM (2) - Prof. Dr. Anıl Çeçen

15 Kasım 2018 Perşembe

ANKARA KALESİ: "Atatürk Milliyetçiliğinde Birleşmek" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara Kalesi-Ankara, 14 Kasım 2018-Çarşamba)


ANKARA KALESİ
"ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDE BİRLEŞMEK"
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 14 Kasım 2018
Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olun bir milli devlettir. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra ortaya çıkan merkezi ülkede Türkler Misak-ı Milli sınırlarını ilan etmişler, bu sınırlar içindeki ülkede bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kendi milli devletlerini kurmuşlardır. Bu durumu son derece normal karşılamak gerekir; çünkü Fransız Devrimi ile beraber bütün imparatorlukları dağıtan ve tarih sahnesine ulus devletleri çıkaran bu süreç ortaya çıkmıştır. Fransız Devrimi sonrasında bütün Avrupa ülkeleri birer milli devlete dönüşürken, yirminci yüzyılın başlarında da devlet yapılarının millileşmesi süreci Avrupa üzerinden dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Milli devletler tarih sahnesine çıkarken Türk ulusu da kendi milli devletini Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurarak, dünya sahnesine çıkmıştır.
            İmparatorluktan ulus devlete geçerken, Türklerin emperyalizme karşı vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal Atatürk olduğu için, Türk milletine milli devletini kazandıran liderliği Atatürk yapmıştır. Bu nedenle, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün eseridir. Zaten kendisi de en büyük eseri olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan etmiş ve bu eserin korunması görevini Türk ulusunun gelecekteki kuşaklarına vermiştir. Türk ulusu da, milli devletini kuran önder Atatürk’ün izinden giderek Türkiye Cumhuriyeti’ni yirmi birinci yüzyıla taşımıştır. Yeni yüzyılda yepyeni bir dünya düzeni kurulurken, dünyanın merkezi bölgesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve geleceği yoğun bir tartışma ortamına sürüklenmektedir.
            Birinci Dünya Savaşı sonrasında milli bir devlet olarak ortaya çıktıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak toparlanabilmek ve temelleri sağlam atabilmek için bir süre içine kapanmış ve İkinci Dünya Savaşı tehlikesinden bu tutumla kurtulmuştur. Bütün Dünya İkinci Dünya Savaşı’nda karışırken, içe kapanan Türkiye böylesine tehlikeli bir dönemi atlatabilmiş ve varlığını korumanın ötesinde geliştirerek, soğuk savaş döneminin son yarısında bağımsız devlet kimliği ile dünya sahnesindeki konumunu koruyabilmiştir. Devleti kuran Atatürk yeni siyasal yapılanmanın hem modelini belirlemiş hem de geleceğe dönük politikasının temellerini atmıştır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devleti denilince akla ilk gelen Atatürk’tür; çünkü bu devlet ve siyasal rejim bütünüyle onun çizdiği doğrultuda oluşan bir modeldir. Türkiye denilince, Atatürksüz bir değerlendirme yapılamaz, yapılırsa bu Atatürk modeline ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşer. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bir milli devlet yapısına sahip olduğu için Türk Anayasası’nda, devlet biçimi olan Cumhuriyet’in temel niteliklerinin en başında Atatürk Milliyetçiliği kavramı yer almaktadır. 1982 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın genel esaslar kısmında yer alan birinci maddede Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu belirtilmektedir. İkinci maddede Cumhuriyet’in nitelikleri sayılırken, “Atatürk Milliyetçiliğine bağlı” kavramına yer verilmektedir. Bu tanımlama Anayasanın ikinci maddesine ve değiştirilemeyecek kısmına bir süs olsun diye konulmamıştır. Böylesine bir maddenin Anayasanın başlangıcında yer alması bir anlamda devletimizin dayanmış olduğu Atatürk modelinin anayasal güvence altına alınmasını sağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gövdesini ve çatısını kuran TC Anayasasına göre, devletimiz Atatürk Milliyetçiliğine dayanan bir milli devlettir. Bütün milli devletler kendi milletlerinin milliyetçilik anlayışına dayanarak tarih sahnesine çıkarken, Türkiye Cumhuriyeti neden Türk milliyetçiliğine değil de Atatürk Milliyetçiliğine dayanmaktadır? Bu sorunun yanıtı, Türk Devleti’nin siyasal yapılanması ile yakından ilgilidir.
            Türkler tarih sahnesine on bin yıl önce Orta Asya’da çıkmışlar ve göçebe bir toplum olarak Asya ile Avrupa kıtalarının belirli bölgelerinde yaşayarak tarihin her döneminde Türk devletleri kurmuşlardır. Bu çerçevede genel olarak Türk milliyetçiliği Türk dünyasını çağrıştırmaktadır. Bugün Türkler, Doğu Avrupa’da, Karadeniz kıyılarında, Kafkas bölgesinde, Orta Asya’da, İran’da, Anadolu’da ve Ortadoğu ülkelerinde tarihin bir uzantısı olarak yaşamaktadırlar. Bu kadar geniş bir bölgeye yayılan Türkleri esas alan genel anlamda bir Türk milliyetçiliği Misak-ı Milli sınırlarını aşacağı için ve Turancılık anlamında Türklerin geleceğe dönük bütünleşmesini gündeme getireceği için, devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Türk milliyetçiliğini Misak-ı Milli sınırları içindeki Türkiye’nin geleceği için düşünmüştür. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türk dünyası Sovyet imparatorluğunun esareti altına sürüklenirken, Anadolu ve Balkan Türklerini Atatürk, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bağımsız bir devlete doğru yönlendiriyordu. O’nun bu çabalarının başarıya ulaşması ile Türkler ilk bağımsız milli devletlerini, dünyanın merkez toprakları üzerinde ve Anadolu’yu esas alarak kuruyorlardı. Milliyetçilik cereyanları dünyanın çeşitli devletlerini milli bir yapıya dönüştürürken, Türklere de ilk milli devletlerini Anadolu toprakları üzerinde kazandırıyordu. Türkiye Cumhuriyeti batıdan kaynaklanan milli devlet döneminin bugünkü örneklerinden biridir ve bu yapısı ile Atatürk’ün eseridir.
            Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına göre kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Kuvayı Milliye döneminden gelme bir dayanışma içinde Türk Milletinin bütünü tarafından korunurken, daha sonraki dönemlerde demokrasiye geçilmesiyle beraber Atatürkçülerle milliyetçilerin yollarının ayrıldığı görülmüştür. Atatürk’ün izinden gidenler, O’nun ilkelerini Atatürkçülük ya da Kemalizm başlığı altında bir bütün olarak savunurken, milliyetçiler giderek Atatürk’ten uzaklaşmışlar ve Türk dünyasının etkisi altına girmişlerdir. Türk dünyasının ağırlığı dünya sahnesinde ortaya çıktıkça Türkiye’deki milliyetçi kesim, Atatürk’ün devlet modelinin dayandığı Misak-ı Milli sınırlarının dışına çıkarak Türk dünyasına hedef alan bir Türk milliyetçiliğine kaymışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Atlantik güçlerinin baskısıyla Türkiye demokrasiye girince yeni dönemde milliyetçilik Atatürk’ün partisinin dışına çıkmış ve ayrı bir parti olarak örgütlenmiştir. Milliyetçiliğin dincilikle beraber ayrı partiler halinde örgütlenmesi ile beraber, Türkiye’de amerikan modeli iki partili sistem değil ama merkez sağ ve merkez sol partilerle beraber milliyetçi ve de dinci parti örgütlenmeleri gündeme gelmiş ve Türk siyaset sahnesi dört partili bir yapıya oturmuştur. Dört partili yapıda milliyetçilik ayrı bir parti çatısı altında örgütlenirken, Atatürk’ün partisinin milliyetçilik ilkesi geride kalmış ve Türkiye’deki gayrimüslim unsurların etkisiyle, Atatürk’ün partisi milliyetçi bir parti olmanın ötesinde laikliği savunan laikçi bir parti konumuna sürüklenmiştir.
            Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, imparatorluğun son dönemi olan İkinci Meşrutiyet yıllarında kurulan Türk ocaklarının önde gelen bir rolü vardır. İmparatorluktan milli devlete geçilirken, daha önceleri Genç Osmanlıların oluşturamadıkları Osmanlı milletini Türk ocaklarının öncülüğünde önceleri İttihatçılar, daha sonraları da Kemalistler, yeni dönemde Türk Milleti olarak tarih sahnesine çıkarabilmişlerdir. Ulusal kurtuluş savaşını yaparken, milli devleti kurarken ve daha sonraları da Türkiye Cumhuriyeti’ni korurken beraberce hareket eden milliyetçiler, Atatürkçüler ya da Kemalistlerin yolu, demokrasiye geçilmesiyle beraber ayrılmış ve soğuk savaş döneminin koşulları ile de bu ayrılık giderek kemikleşmiştir. Milliyetçilik Atatürk’ün dışında örgütlenirken, Türk dünyasını esas alarak yeni bir tür Turancılığa yönelirken, Atatürkçüler de Mustafa Kemal’in en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Milli sınırları içinde korunmasına ve o dönemde kurulmuş olan ilk ve tek bağımsız Türk devleti’nin ayakta kalabilmesi için mücadele vermişlerdir. Atatürk sonrasında, tek parti döneminde, koruyucu politikanın öne geçtiği ve bu nedenle içe kapanarak hızlı bir gelişme ve kalkınma seferberliğine kalkışıldığı görülmektedir.
            Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Atatürk’ün partisi Avrupa Birliği’ne yönelirken milliyetçilikten biraz uzaklaşmış ve Hıristiyan Avrupa nedeniyle laiklik ilkesine daha çok önem verir bir duruma gelmiştir. Milliyetçi kesim ise, Avrupa Birliği’ne mesafeli olarak, Türk milliyetçiliği anlayışını Türk dünyası merkezli yürütmüştür. O dönemde sosyalist sistem Sovyetler Birliği’nde egemen olduğu için Türk milliyetçiliği daha çok sol ve sosyalizm düşmanlığı çizgisinde gelişmiş ve bu nedenle de soğuk savaş dönemi koşullarında Türkiye’yi bir iç savaşa sürükleyen sol-sağ çatışmasında sağ kesimin militan çizgisini oluşturmuştur. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle beraber milliyetçilik anlayışı bir Sovyetler Birliği karşıtlığına dönüşmüş ve böylece aslında antiemperyalist çizgide olması gereken Türk milliyetçiliği anti sovyetizm doğrultusuna kaymıştır. Milliyetçiler antiemperyalizmi bırakıp antisol bir çizgide ilerlerken, Atatürkçüler de Atatürk’ün partisinin Avrupacı çizgiye kayması nedeniyle, milliyetçi çizgiden uzaklaşarak laik ve batıcı bir anlayışa yönelmişlerdir. Milliyetçilerin karşı politikalara yönelmeleri, Atatürk’ün eseri olan Cumhuriyet7e sahip çıkma çizgisinden uzaklaşmalarına neden olmuştur. Benzeri bir biçimde Atatürk’ün partisi de Avrupacı ve batıcı bir çizgiye kayarken milliyetçiliği unutmuş, Hıristiyan batıya hoş görünmek için Türkiye’deki gayrimüslimlerin öncülüğünde laikliği öne çıkarmıştır.
            Atatürkçüler Avrupa batıcılığı yüzünden laikliğe kayarak milliyetçilikten uzaklaşırken, milliyetçi kesim de Türk dünyasına yönelerek Atatürk’ten kopmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında antiemperyalist çizgide dışa karşı beraber olan bu iki kesim sonraki dönemlerde demokrasicilik oynarken birbirlerinden uzaklaşmışlar ve zaman zaman da emperyalist kışkırtmalar sonucunda karşı karşıya gelmişlerdir. Soğuk savaşın son dönemlerinde Türkiye bir terör kışkırtmasıyla iç savaşa sürüklenirken Türk milliyetçileri sola karşı ülkücülük adı altında savaşmışlar, bütün solu karşılarına alırken, merkez solda yer alan Atatürk’ün partisi ile Atatürkçü kesimleri de karşılarına almışlardır. Türkiye’yi her on yılda bir askeri yönetimlere sürükleyen anarşi ve terör dönemlerinde Atatürkçü ve milliyetçiler karşı kamplarda yer almışlar ve emperyal kışkırtmalarla birbirleriyle savaşmak zorunda kalmışlardır. Bu durum Türk devletinin içerden parçalanmasına giden yolu açmıştır. Devleti kuran ve koruması gereken bu iki çizginin birbirine karşı bir noktaya gelmeleri, Türk devletinin yıkılmasına giden yolun başlangıcı olmuştur. Kargaşa ortamında Atatürkçüler ile milliyetçiler karşı karşıya gelirken, atı alan emperyalizm Üsküdar’ı geçmiştir. Türk devletinin iki sağlam unsuru birbiriyle çekişme noktasına geldiğinde, emperyalizm Türkiye’yi içerden ele geçirme şansını elde edebilmiştir.
            SSCB’nin dağılmasından sonra komünizm tehlikesi ortadan kalkınca gerçek tehlikenin emperyalizm olduğu ortaya çıkmıştır. Milliyetçiler ülkücülük akımı çerçevesinde sol düşmanlığı yaparken emperyalizm karşıtlığını unutmuşlardı. En büyük emperyalist olan Avrupa ve Amerika’ya karşı değil ama sola ve SSCB’ye karşı mücadele ediyorlardı. Atatürkçüler ise Atatürk’ün ulusal sol anlayışı çerçevesinde daha dengeli hareket ediyorlar ama onlar da Avrupa süreci içerisinde milliyetçilikten uzaklaşarak batıcılığa kayıyorlardı. İki kutuplu dünya çöküp küreselleşme dönemine geçilince, tek ortak tehlikenin emperyalizm olduğu kesinlik kazanmıştır. İşte bu aşamada bütün dünyadaki milli devletlerle beraber bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı noktaya gelerek gerçek tehlikenin emperyalizm olduğu konusunda düşünce birliğine varılmıştır. Finanskapital’in öncülüğünde bir küresel sermaye imparatorluğu isteyen patronlar kulübü sosyalist sistemden sonra ulus devletleri de tasfiye etmek isteyince, dünyanın her köşesinde yer alan ulus devletler kendilerini korumaya başlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti de ulusal refleksleri ile kendilerini koruma noktasına gelince milliyetçi parti ile Atatürkçü gelenekten gelen bir başka parti Türkiye’de koalisyon yapabilmişlerdir.
            Bugünkü aşamada, küreselleşmenin on beşinci yılı tamamlanırken AB sürecinde Türk Devletinin yarısı tasfiye edilmiştir. Anadolu ve Balkanlar’da yer alan Türkiye Cumhuriyeti artık merkezi bir devlet olmaktan çıkarılmakta, ulusal sınırlar içinde Türk ulusu olarak yaşayan Türk halkı Kopenhag kriterleri ile hızla alt kimlikli bir yapıya dönüştürülmek istenmektedir. Ulusal kurtuluş savaşı vererek tarih sahnesine çıkan Türk milleti ile birlikte Türk devleti de bu coğrafyadan silinmek istenmektedir. Yeniden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki duruma dönülmüştür. Bu aşamada, imparatorluktan ulus devlete gidişi sağlayan ve ulusal kurtuluş savaşını beraberce vererek milli bir devlet kuran Atatürkçülerle milliyetçilerin, çatısı altında yaşadıkları milli devletlerini korumak ve ayakta tutabilmek için bir araya gelmeleri zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Henüz yürürlükte olan TC Anayasasında belirtildiği gibi devletimizin temel özelliği olan Atatürk milliyetçiliği anlayışı çerçevesinde bir an önce Atatürkçülerle milliyetçilerin bir araya gelmeleri gerekmektedir. Bu coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’nin başka türlü yaşama şansı kalmamıştır. Atatürk’ün partisi ile milliyetçi parti anayasadaki Atatürk milliyetçiliği ilkesinde bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti devletini onararak ve bu bölgedeki emperyalist planlara karşı koruyacak bir milli koalisyonu bu yıl içinde yapılacak genel seçimlerde Türk milletinin önüne ulusal bir alternatif olarak koymaları gerekmektedir. Türk milletinin bu iki büyük partiyi Türkiye’nin geleceği için ortak hareket etmeye zorlamasında ulusal çıkarlar açısından yaşamsal önem vardır.

15 Eylül 2018 Cumartesi

ORTADOĞU BARIŞ KONFERANSI "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (ANKARA KALESİ NO: 243 - Ankara, 17 Mayıs 2018) - Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni Avrasya bölgesini kontrolu altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır . İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine tarih sahnesinden çekilmiştir.

ANKARA KALESİ – 243
ORTADOĞU BARIŞ KONFERANSI
Yazan: Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara, 17 Mayıs 2018
Dünya pupa yelken üçüncü bir cihan savaşına doğru sürüklenirken , Orta Doğu bölgesi giderek bir savaş alanına dönüştürülmektedir . Savaş rüzgarları batının emperyalist merkezlerinden pupa yelken estirilirken , neile karşılaşacağını bilmeyen ve her gün sıcak olaylar ile karşı karşıya kalan bölge ülkeleri ve halk yığınları ne yapacaklarını bilmeden, her geçen gün artırılan silahlı saldırılar ya da terör olayları ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar . Her gece dünya televizyonları terör ve sıcak olayların etkisi altında kalan kadınları, çocukları ve bölge insanlarının nasıl ezildiklerini ve nasıl yok olmaya mahkum edildiklerini gözler önüne sererken , bir büyük insanlık dramı dünya kamuoyunun önünde siyaset sahnesine konulmaktadır . Dünyada sekiz milyar insan her gece içleri kan ağlayarak bu sahneleri seyretmek zorunda bırakılırken , hiç kimse emperyaldevletlerin ,küresel şirketlerin ve bunların kuklası olan çılgın politikacıların önünü kesememekte ve bu yüzden de kanlı olaylar sıcak çatışmalar üzerinden sürüp gitmektedir . Bir anlamda insanlığın yok oluş projesinin , Orta Doğu bölgesi üzerinden sahneye konulmasıyla birlikte , üçüncü dünya savaşı bir kıyamet senaryosu olarak tüm insanlığa dayatılmaktadır . Bir anlamda kutsal kitapları bile siyasal çıkarları doğrultusunda kullanan süper emperyalizm ile siyonizmin , tanrıyı kıyamete zorlamak senaryosu üzerinden bütün dünyayı yok etme projesini adım adım uygulama alanına aktarıldıkları görülmektedir .Bütün insanlığı bu aşamada bir avuç emperyalistin ya da siyonistin sömürgeci emellerine alet eden böylesine çılgın bir üçüncü dünya savaşı senaryosuna , bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bir araya gelerek karşı çıkmaları ve savaş sürecinin önünü kesmeleri , yeni bir insanlık misyonu olarak öne çıkmaktadır .

Siyaset bilimi siyasal olayları çatışma ve uzlaşma hareketleri olarak iki ana kategoriye ayırarak incelerken , bütün siyasal gelişmeleri ya barış amaçlı uzlaşma ya da savaş amaçlı çatışma girişimleri olarak ele almaktadır . Bugün başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere bütün dünyada yaşanan yeni gelişmelere bakıldığı zaman, körü körüne bir sıcak çatışma senaryosunun uluslararası alanda küresel medya aracılığı ile estirildiği görülmektedir . Bütün dünyayı kendi kontrolü altına almak isteyen küresel sermaye , sahip olduğu parasal güç ile hem siyaseti finanse ederek kendi adamları aracılığı ile işine gelen siyasal senaryoları tezgahlamakta,,hem de yeryüzünde yayın yapan bütün basın yayın ve medya kuruluşlarını ele geçirerek kendi hedefleri doğrultusunda propaganda kampanyalarına alet etmektedir . Bu nedenle her gece televizyonları karşısına geçen ya da internet üzerinden haber kanallarına giren,milyonlarca insan büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık ortamına sürüklenip gitmektedir .Basın-yayın ve medya organları , yeni dönemde haber verme ya da dünya sorunları üzerine tartışma ortamları yaratarak bu gibi düzenlemeler üzerinden daha sağlıklı bir küresel kamuoyu yaratmak gibi ana görevlerinden hızla uzaklaştırılarak , siyasal iktidarların sesi konumuna getirilmektedirler . Bir anlamda , İkinci dünya savaşı gibi bir büyük felaket senaryosunu insanlığa yaşatan Hitler’in propaganda bakanı Göbels gibi yeni siyaset ve medya aktörleri yaratılarak , sekiz milyarlık insanlık dünyası bir çılgın kıyamet senaryosuna doğru iteklenmektedirler . Kutsal kitaplar tanrının kıyamete zorlanması gibi yok oluş planları ile devreye sokulurken , cahil halk kitleleri savaş çıkartma doğrultusunda yaratılan sıcak olayların kahramanları görünümünde, sıcak çatışmaların kurbanları olmaya doğru yönlendirilmektedirler . Medyanın siyasete alet edilmesiyle artık kamuoyunu yansıtma dönemi sona ererken , savaş görüntüleri üzerinden yeni bir çatışmacı kamu oyu yaratma girişimlerine emperyalist çevrelerin çıkarları doğrultusunda hız verildiği görülmektedir .

İngiliz kaynaklarına göre felaketler coğrafyası , Fransız kaynaklarına göre ise karanlıklar dünyası olarak tanımlanan Avrasya bölgesinin merkezini oluşturan Orta Doğu alanı, tarihin her döneminde savaşlar meydanına dönüşmekten bir türlü kurtulamamıştır . Üç büyük kıta arasında yer alan merkezi bölge, kıtalar arasındaki geçişler nedeniyle her zaman için hareketli bir alan olmuş ve dünya tarihinin belirleyicisi olan hemen hemen bütün ana olaylar ve bunlara bağlı siyasal gelişmeler, her zaman için orta dünya adı verilen merkezi bölgenin toprakları üzerinde yaşanan olaylar ile yönlendirilmiştir . Bugüne kadar yaşanan olaylar ve dönemler dünya tarihini belirlerken ,bir çok savaş gündeme gelmiş ve siyasetin çatışmacı yönü bu savaşlar üzerinden insanlığın geleceğini belirlemiştir . Avrupalı devletlerin felaketler ya da karanlıklar coğrafyası adını verdiği merkezi bölgede yaşanan olaylar geçmişe dönük bir biçimde ele alınırsa , bugün yaşanan gelişmelerin hiç birisinin yeni olmadığı hepsinin geçmişte yaşanan olayların devamı olarak gündeme geldiği ,ya da geçmişten gelen birikimin bugünün koşullarına uydurularak yeniden siyaset sahnesine taşınmak istendiği görülmektedir. Böylesine çok olumsuz bir durum ile insanlığın karşı karşıya kaldığı bir dönemde, dünyayı Siyonist bir çılgınlık doğrultusunda felakete götüren siyasal projenin yansıması olarak ,Orta Doğu alanında gündeme getirilen yeni gelişmelerin nereye kadar gideceği , hangi noktada duracağı ya da bunların dışında yeni girişimlerin ne zaman ortaya çıkacağı ve bu gibi yenilikler üzerinden ne gibi farklı tabloların gündeme geleceği şimdiden belli değildir. Bölge devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan masum halk kitlelerinin gelecekte bu gibi yeni sıcak olaylar ya da felaket senaryoları ile karşı karşıya kalacakları gibi umutsuz bir durum tüm bölge için büyük bir tehdit kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni Avrasya bölgesini kontrolu altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır . İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine tarih sahnesinden çekilmiştir . Osmanlı devleti merkezi alanın devleti olarak tarih sahnesinden çekilince, eski Osmanlı ülkelerinden gelen büyük nüfus göçleri , yok olan merkezi imparatorluğun yerine bu kez merkezi bir ulus devlet kurulmasına neden olmuştur . İngiltere ve Fransa Birinci cihan savaşının galipleri olarak bölgeye Avrupa’nın ulus devletleri modelini getirmeye çalışmış ama zaman içerisinde bu planlarında başarısız kalmışlardır . Batılı ülkeler Osmanlı sonrası kurulmuş olan Orta Doğu devletlerine ciddi bir ulus devlet olarak değil ama birer petrol deposu ve benzin istasyonu gibi muamele yapmışlardır . Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Sovyet devrimi üzerine Avrasya kıtası yeniden biçimlenirken, Sovyetler Birliği merkezi alandaki Osmanlı İmparatorluğu boşluğunun doldurulmasında üzerine düşen misyonları yerine getirerek etkin olmayı sağlamıştır . Sovyetler Birliği Osmanlı sonrası otorite boşluğu alanının doldurulmasında istenen yeni yapılanmayı dünya dengelerinde oluştururken , küreselleşme aşamasına gelene kadar merkezi alanda, doğu-batı dengeleri doğrultusunda yeni bir siyasal yapılanmanın öncüsü olmuştur . Ne var ki , yirminci yüzyılın tam ortalarında Sovyet destekli bir askeri ihtilalin Irak’ta gerçekleşmesi üzerine , Orta Doğu bölgesinde bir doğu-batı çekişmesi öne çıkmıştır . Irak’a giren Sovyetler sonradan Suriye’ye de girerek bu iki merkez ülkesinin Osmanlı çizgisinden uzaklaşmasını ve giderek Sovyetler Birliği etkisi altında yeni Rus sömürgelerine dönüşmesini gündeme getirince, başta İngiltere olmak üzere ABD ve diğer batı ülkelerinin tepkileri ile karşı karşıya kalmışlardır . Rusya’nın Irak darbesi sonrasında artık Orta Doğu’da bir doğu batı çekişmesi dönemi yaşanmaya başlamış ve bu durum soğuk savaş bitene kadar devam etmiştir . Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine biten soğuk savaş dönemi geride kalırken ,küreselleşme sürecinin başlamasıyla birlikte bölgede Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ortaklığının hegemonya girişimleri öne çıkmaya başlamıştır .

Dünya tarihine bakıldığı zaman merkezi coğrafya da ya bir büyük devlet vardır ve onun getirdiği düzen orta dünyanın barış yapılanmasını yaratmaktadır ya da merkezde yer alan büyük devlet doğu –batı ekseninde bölgeye yeni gelen güçlerin etkisi altında kalarak parçalanmaktadır. Bu durumda bir büyük devletin gücünden gelen otorite düzeni sarsıldığı için, yer yer ayaklanma ya da dışarıdan gelen saldırı olayları aracılığı ile merkezi alan bir savaş alanına dönüşmektedir . Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte meydana gelen otorite boşluğunu doldurmak üzere , Amerikan ordusu onbin kilometre uzaklıktan gelerek körfez savaşı senaryosu ile bölgeye yerleşmiştir . Bu arada ,ikinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye gelişi ile kurulmuş olan İsrail devletinin de yarım yüzyıllık bir zaman diliminde komşusu Arap ülkeleri ile sürekli savaşlara yönelmesi de, bölge barışını ortadan kaldırmış ve böylesine bir süreç içerisinde Orta Doğu bir savaş alanı olarak bugünlere kadar gelmiştir . Osmanlı hegemonyasının bölgede beş asırlık bir düzen sağlaması , daha sonra gündeme gelen Sovyetler Birliğinin bir yüzyıla yakın bir süre bölgedeki otorite boşluğunu doldurması ile merkezi alanda geçici barış dönemleri yaşanabilmiştir . Ne var ki , hem Osmanlıların hem de Sovyetlerin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu yapılanmasını , kutsal toprakların yeni devleti İsrail kendi çıkarları doğrultusunda iyi kullanmayı bilmiş , kurulduğundan sonraki yetmiş yıl içinde bölge devletleri ile sürekli savaşarak merkezi alanda barış ortamını kaldırmıştır . Orta Doğunun bütün Arap devletleri ile savaşmasını iyi bilen İsrail, uluslararası Siyonist lobilerin desteği ile orta dünyanın yeni egemeni olmayı hedeflemiştir . Sosyalist sistemin dağılması üzerine Amerikan ordusunun bölgeye gelerek yerleşmesi ve İsrail’in güvenliği doğrultusunda bütün Arap ülkelerine savaş açması da, günümüzdeki kıyamet senaryosunun giderek tırmanmasına yol açmıştır .

Orta Doğu sürekli savaşların ortaya çıktığı bir çatışma alanı olarak dünya tarihinde yerini alırken , savaş dönemleri arasında devreye giren barış dönemleri de dünya tarihi içinde yerini almıştır . Dünyanın tam ortasında büyük ve güçlü devletler ya da imparatorlukların bulunduğu dönemlerde merkezi coğrafya da barış düzeni hüküm sürmekte , böylesine büyük devletler ya hegemonya düzenleri yıkıldığı zaman , yeniden bölgeye egemen olma doğrultusunda bütün güç merkezleri devreye girdiği için çatışma olmakta ve uzun süren çatışma ortamları sonrasında diğer rakiplerini yenerek devre dışı bırakan siyasal güçler ya da büyük devletler, orta dünyada kendi barış modellerini oluşturarak merkezi barış düzenleri kurabilmektedirler . PAX ROMANA Roma imparatorluğunun var olduğu dönem de , PAX TURCİCA ya da PAX OTTOMANA Osmanlı devleti döneminde , PAXANGİLİCA Britanya imparatorluğunun bölgeye geldiği dönemde , PAX AMERİCANA gibi barış planları küreselleşme aşamasında güçler çekişmesi üzerinden devreye girmiştir . Bugün de , bölgeye gelmiş olan Amerikan ordusunun gücü üzerinden kutsal topraklarda üçüncü kez kurulmuş olan yeni İsrail devletinin ,daha da büyütülerek bütün bölgeye egemen olabilmesi için bir PAX İSRAİLİCA barış planı , bütün Arap devletlerine saldırılarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Büyük İsrail Projesi doğrultusunda bölgedeki tüm Arap devletlerinin tamamının bölünerek parçalanması ve eyaletler biçiminde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs merkezine bağlanabilmesi için , askeri ve terörist saldırılar üzerinden bölge devletlerinin tamamına yönelik bir savaş dönemi ,uzun sürecek bir çatışmalar dizisi olarak orta dünya topraklarında gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Kutsal toprakların üç büyük dinin ortaya çıktığı yerler olması nedeniyle ,bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasına hem İslamiyetin hem de Hrıstıyanlığın itirazları olmuş ve bu doğrultuda üç büyük dinin çatışmaları tarihte olduğu gibi bugün de kaldığı yerden devam ederek dünya barışını tehlikeye sokmuştur. İki milyarlık nüfusa sahip olan İslam dünyası ile üç milyarlık nüfusu kapsayan Hrıstıyandünyasının ,dünyanın ortasında beş milyonluk küçücük bir İsrail devletinin hegemonyası altına girmesi beklenemeyeceği için , Orta Doğu’nun geleceğinde ciddi bir savaş dönemi yeniden öne çıkmaktadır .

Osmanlı İmparatorluğu bir biri ardı sıra savaşlar kazanarak merkezi coğrafyanın ülkelerini teker teker kendisine bağlayarak, kendi barış düzenini bir imparatorluk çatısı altında orta dünya halkları için geçerli kılıyordu . Osmanlının merkezi alan barışı savaşlar üzerinden oluşturuluyordu . Osmanlı sonrasında devreye giren Sovyetler Birliği ise , PAX SOVYETİCA adı verilen siyasal düzenini merkezi coğrafya toprakları üzerinde geçerli kılarken bir barış kongresi toplayarak işe başlıyordu .Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra , merkezi coğrafya Osmanlı dönemi sonrasında yeniden düzene konulurken , bu bölgede var olan halkların temsilcileri I Eylül 1920 tarihinde Azerebaycan’ın BAKÜ kentinde Doğu Halkları Kurultayı adı altında bir bölgesel kongre, Sovyetler Birliği’nin öncülüğün de toplanmış ve bu kongreye Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti de temsilci göndererek katılmıştır . Bakü kurultayında İstanbul temsilcisi değil ama Ankara temsilcisi muhatap olarak alınırken , batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kuvayı Milliye hareketinin merkezi esas alınmış ve çökmüş bir imparatorluğun kalıntısı olan İstanbul muhatap olarak görülmemiştir . Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun dünya savaşını kaybetmesine neden olan son hükümetin temsilcisi olarak Enver paşa da muhatap olarak görülmemiş ama Ankara’daki yeni devlet esas alınmıştır .Batı emperyalizminin dünyaya egemen olduğu bir dönemde bütün doğu bölgelerinde devletler düzeni kurulamadığı için o dönemde doğu halkları muhatap görülerek ve Doğu Halkları Konferansı adı altında bir bölgesel toplantı yapılarak ,savaş sonrası dönem için barış ortamının oluşturulmasında bölgesel barış ittifakı kurulmaya çalışılmıştır . Böylece emperyalist batı blokunun karşısına doğu halklarını yanına alarak çıkan bir Sovyetler Birliği , kurucusu olduğu sosyalist blok ile doğu halklarını kaynaştırmaya çalışmıştır . Akdeniz’in doğusunda kalan bütün ülkelere o dönemde doğu ülkeleri adı verildiği için Sovyetler Birliğinin doğu halkları üzerinden merkezi coğrafyanın da yeni hegemon gücü olarak görülmesi de , Bakü kurultayı kararları doğrultusunda benimsenmiştir .

Batı emperyalizmine karşı kurulan doğu bloku olarak Sovyetler Birliği, Bakü kurultayı aracılığı ile bütün merkezi coğrafya ve doğu bölgesi halklarını yanına çekerek dünya konjonktüründe bir doğu-batı dengesi oluşturmaya çalışmıştır .Osmanlı sonrası yeni dönemde merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulması için bütün doğu halklarını yanına çekmek isteyen yeni imparatorluk olarak Sovyetler Birliği , bu doğrultuda merkezi bölgenin ve burada yer alan ülkelerin barış ortamına yönlendirilmesinde etkili olmuştur . Bakü kurultayında alınan kararlar doğrultusunda batıdan gelen emperyalist saldırılara karşı anti-emperyalist çizgide bir doğu dayanışması karara bağlanmış ,ayrıca bölge barışı için bütün doğu halklarının işbirliği yaparak oluşturacakları dayanışma düzeni için de sosyalist yapılanmanın etkin biçimde kullanılacağı dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Bakü kurultayı , yeni imparatorluk düzeni olarak Sovyet yapılanmasının bölge halklarına sahip çıkması ve onlar arasında uluslararası bir dayanışma düzeninin oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunarak ,bölgede yeniden sıcak çatışmalar yaratılmaması için çaba göstermiştir . Bu bölgesel kongreye resmi temsilci ile katılan Türkiye Cumhuriyeti de batı emperyalizminin orta dünyayı ele geçirmesine karşı oluşturulan bu doğu birlikteliğinin içinde yer alarak , yeni dönemde savaşları önleyecek bir merkezi dayanışma düzeni için harekete geçmiştir . Bu doğrultuda , Türk dış politikası Atatürk’ün önderliğinde bir Sovyet dostluğuna dayandırılmış ve bu durumun sağladığı güvence ortamında da Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile ,dışarıdan gelebilecek emperyalist müdahalelere karşı bölgesel bir dayanışma ittifakı devreye sokulmaya çalışılmıştır . Birinci Dünya Savaşı sonrası koşullarında İkinci Dünya Savaşına engel olmak ve bu doğrultuda yeniden Orta Doğu’da savaşlar dönemini başlatmamak amacıyla , Orta Doğu ülkeleri ile Sadabat Paktı adı altında bir merkezi dayanışma ittifakı antlaşması İran ile ortaklık üzerine dayandırılmış ve böylece doğu ülkelerine yönelik bir açılım yapılmıştır . İran Şahı ,Afgan Kralı ,Ürdün Kralı gibi doğulu krallar Türkiye’ye gelmişlerdir.

Sadabat Paktı sayesinde Sovyetler Birliğinin Orta Doğu’ya inmesi önlenirken , Balkan Paktı ile de Hitler ve Mussolini gibi Avrupalı faşist diktatörlerin merkezi bölgeye saldırmalarının önü kesilmeye çalışılmıştır . Dün İkinci dünya savaşı günlerinde merkezi coğrafya büyük emperyalist tehditler ile karşı karşıya kalırken , bugün de bölgeye gelen ABD ve onun yavrusu konumundaki İsrail devletinin emperyal amaçları öne çıktığı için, her iki gücün önderliğinde yeni bir savaş dönemi Avrasya ülkelerine dışarıdan dayatılmaktadır . İsrail’in bölgeye egemen olması için bütün bölge devletlerinin parçalanarak eyaletler halinde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs’e bağlanması istenmektedir . Bu nedenle tehdit altına giren bütün bölge devletlerinin bir araya gelerek bir Orta Doğu Barış Konferansı toplamaları acil olarak gerekmektedir . Aksi takdirde dün Irak’ta başlayan terörist savaşın bugün Suriye’de devam etmesi ve yarın da İran ,Mısır,Arabistan ,Lübnan , Ürdün,Yemen,Libya ve Pakistan gibi yedi ülkenin parçalanması da savaşlar aracılığı ile de gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bir Nato ülkesi olan Türkiye açıktan hedef alınmazken , dolaylı yollardan Türkiye’nin de hem savaşa girmesi hem de parçalanmasına giden yollar devreye sokulmakta ve bir ulus devlet olarak kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyeti de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Batı emperyalizminin merkezi alana egemen olmak için yüz yıldır sürdürdüğü saldırıların önlenebilmesi için, tıpkı Atatürk’ün iki savaş arası dönemde yaptığı gibi Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile bir araya gelerek terör ve savaş girişimlerinin önlenmesi ,Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğinin oluşturulması ve bu doğrultuda bir Orta Doğu ortak pazarının devreye girmesi bölgede barışın tesisi açısından zorunlu görünmektedir .

Osmanlı sonrası dönemde bölge düzeni nasıl ilk BAKÜ kongresi ile sağlandı ise , bu gün de üçüncü dünya savaşına doğru tırmanmakta olan terör ve savaş girişimlerinin önünün kesilebilmesi amacıyla ikinci bir BAKÜ kurultayının toplanması , devam etmekte olan sıcak çatışmaların bir an önce önünün kesilebilmesi için zorunlu görünmektedir . Atatürk döneminde olduğu gibi , Türkiye’nin burada başı çekmesi ve İran ile bir araya gelerek bölge barışının sarsılmaz temeller üzerine kurulmasını sağlaması gerekmektedir . Yirminci yüzyıl içinde İran ile gerçekleşmiş olan SadabatPaktı,Bağdat Paktı ,Ekonomik İşbirliği Örgütü , Bölgesel kalkınma Teşkilatı veCento gibi merkezi yapılanmaların benzeri olabilecek bir çizgide ,ikinci BAKÜ Kongresinin bölgedeki komşu devletlerin işbirliği ile yapılması gerekmektedir . Öncelikle devam eden terörün ve askeri saldırıların bir an önce önlenmesi , sıcak olayların bir üçüncü dünya savaşına dönüşümüne izin verilmemesi , merkezi alana batılı emperyalist güçlerin dışarıdan müdahale etmelerinin önüne geçilmesi , yeni BAKÜ Kongresi kararları ile sağlanması acil olarak gerekmektedir . Ayrıca , bölgedeki otorite boşluğunu dolduracak ve bölgesel çatışmalara izin vermeyecek, güçlü bir güvenlik örgütünün bölge ülkelerinin eşit katılımı ile ortaya çıkarılması da dünya barışı açısından önem taşımaktadır . BAKÜ hem Orta Doğu Barış Konferansının yapıldığı sembolik kent haline getirilmeli ve İran ile Türkiye arasında bir köprü olan Azerbaycanın başkenti olarak bölgesel yapılanmanın da merkezi yapılmalıdır .Böylece , İsrail’in Kudüs’ü ,ya da ABD’nin Bağdat’ı merkez yaparak bütün oluşturulacak eyaletleri buralara bağlama biçimindeki emperyal planlarının önüne geçilerek , bölgesel bir insiyatifin kendi merkezli bir düzeni merkezi alanda ortaya çıkarması sağlanabilecektir . Orta Doğu Barış Konferansına , Merkezi Devletler Birliğine girecek bütün bölge devletleri ile birlikte , batı emperyalizminin doğu bölgelerine yaptığı saldırıların hedefi olan bütün doğu ülkeleri de katılmalıdır . Böylece , ilk BAKÜ Kurultayında olduğu gibi bütün Doğu ülkelerinin merkezi coğrafya ülkeleri ile birlikte hareket etmesiyle, batı emperyalizminin dünya ülkelerine egemen olmasına giden yolun önü kapanarak , mazlum ulusların dayanışmaları üzerinden bir dünya barışı merkezi alanda gerçekleştirilebilecektir .ANKARA ile TAHRAN’ınBAKÜ’de bir araya gelmesiyle birlikte İran ve bölge devletlerine yönelik savaş senaryoları önlenerek , bölgesel barış ,dayanışma ve yapılanmaya giden yolların önü açılabilecektir .

Yurtta ve dünyada barış düzenlerinin oluşturulabilmesi için gelinmiş olan aşamada bölge de barışın da öncelikli bir konuma sahip olduğu görülmektedir .Küresel emperyalizm ile Siyonizm ortaklığının hedefleri haline gelen bölge devletleri ile birlikte, uluslararası alanda söz sahibi olan büyük devletlerin de devreye girmesi üzerine , merkezi bölgede barışı kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek üzere çeşitli girişimler ile bazı uluslararası yapılanmalar kendiliğinden öne çıkmaktadır . Yüzlerce yıldır dünyayı yönlendirme çizgisinde etkin olan batı emperyalizmi , hem İsrail’i kontrol etmek hem de bir an önce kalıcı barış düzeni oluşturabilme doğrultusunda batılı merkezlerde toplantılar düzenleyerek , savaş sürecinin kontrol altında tutulmasına çalışmaktadır . Amerikan devletinin giderek İsrail lobilerinin etki alanına girmesi yüzünden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bir araya gelerek Birleşmiş Milletler ideali ile ilkeleri doğrultusunda bu Siyonist gidişe dur demeye çalışmaktadır . Batılı başkentlerdeki toplantılardan beklenen sonucular elde edilemeyince , bu sefer doğu ülkeleri ile birlikte bu ülkelerin başkentleri de devreye girerek merkezi alanda devam edip gitmekte olan kıyamet senaryosu savaşının durdurulması için çabalarda bulunmaktadırlar . Tahran’a dönük bir biçimde batının silahları merkezi coğrafyaya döndürülünce,Moskova ,Pekin ve Astana gibi doğunun büyük başkentleri devreye girme zorunda kalmışlardır . Batının önde gelen başkentlerinde Orta Doğu barışı için arayış toplantıları yapılırken , Rusya’nınSoçi kenti ile birlikte Kazakistan’ın başkenti Astana kenti de doğu ülkelerinin bir araya geldiği merkez olarak , barış arayışları çabalarının alternatif yapılanması olarak öne çıkmıştır . Rusya ve Çin ile merkezi coğrafya yüzünden karşı karşıya gelen batılı sömürgeciler , Tahranı hedef tahtasına oturturlarken , Astana da başlayan görüşmeler zinciri, barış arayışlarının alternatifi olmuştur .

Merkezi alanda doğu ve batı ülkeleri karşı karşıya gelirken, Birleşmiş Milletler çatısı kalıcı bir arayışı için yeterli adres olamamış ve bu doğrultuda dünyanın önde gelen büyük devletleri kendilerinin öncü olacağı bir barış düzeni oluşturmak üzere devreye girmişlerdir . Küreselleşme sürecini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren uluslararası tekelci şirketler , Orta Doğu devletlerini de bu doğrultuda paramparça ederken , bölgesel çekişmeleri iyice üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yönlendirme arayışları içinde olmuştur . Küresel şirketler büyürken , devletlerin küçültülmesi operasyonu gündeme getirilerek , geleceğe dönük bir istikrarsızlık ortamı üzerinden yeni dünya düzeni oluşturma arayışları tırmandırılmaya devam edilmiştir . İnsanlık geleceğe dönük bir biçimde kalıcı bir barışın arayışı içine girerken , devletler arası çekişmeler ve her ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda öne çıkartılan siyasal plan ve projeler hızlı bir barışın elde edilmesine yardımcı olmamış, aksine birbirinden çok farklı çizgilerde öne çıkan ülkelerin çıkarları devletlerin ulusal çıkarları ile bir araya gelerek aşılması çok zor olan geçiş aşamalarını zorlamıştır . Bir kaç ülkenin bir araya gelmesi ya da komşu ülkelerin birbirleriyle sürtüşme noktalarına düşmesi gibi her zaman rastlanan durumların ötesinde toptan bir yeni Orta Doğu yapılanması gerçekleştirme arayışı , dünyanın büyük devletlerinin de meseleye kendi çıkarları açısından müdahale etmesinin önünü açmıştır . Kalıcı bir barış düzeninin ilgili ülkeler arasında yardımlaşma ve destekler yolu ile elde edilebilmesi her geçen gün daha da zor bir duruma sürüklenirken, uluslararası alanın getirmiş olduğu dayanışma düzeninden yararlanılmaya çalışılmıştır . Batının başkentlerinin yanısıra İstanbul,Soçi ve Astana gibi Asya kıtasının önde gelen kentleri üzerinden barış arayışlarının kesin bir kalıcılığa kavuşabilmesi için elden gelen her yol denenerek çeşitli alternatifler üzerinde durulmuştur . Bu kadar arayışa rağmen henüz bir ciddi çözüm denemesine geçilememesinin nedeni olarak ülkeler arasındaki çıkar çekişmelerinin etkili olduğu görülmektedir .İnsanlık tarihinde görülen barış arayışlarının somut bir çözüm getirebilmesi için yapılan arayışlar ancak tarafların çabaları ile sonuçlandığından hiçbir özveri göstermeden barış antlaşmaları yapılmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır .

Türkiye ile birlikte bütün orta dünya ülkelerini tehdit eden üçüncü dünya savaşı girişimlerinin sona erdirilebilmesi için Türk devletinin proaktif girişimlerde bulunarak , kalıcı bir barış düzeni oluşturulabilmesi için buna uygun bir ortamın yaratılmasına çaba gösterilmesi gerekmektedir . Savaş kalkışmalarına direnerek ya da karşı koyarak bir yerlere gidilemeyeceğini çeşitli gelişmeler ortaya koymuştur .Türkiye Cumhuriyeti devleti Orta Doğu’da kalıcı bir barış düzenine kavuşulabilmesi için tarihte yaşanmış olan olaylardan ders çıkarmasını bilerek hareket etmelidir . Bütün bölgesel gelişmelerin arkasında yatan nedenler dikkate alındığı zaman geçmişin bugünlere getirmiş olduğu derslerin sonuçlarından yararlanılarak , kalıcı bir barış ortamı yaratılması doğrultusunda emin adımlarla ilerlenebilecektir . Tarihin insanlığa öğrettiği üzere , merkezi alanda barışa ulaşmanın ve bu durumu geleceğe dönük olarak koruyabilmenin ancak geniş bir dayanışma ve anlayış ortamı ile mümkün olabildiğini görmek gerekmektedir . İletişim yolları ile tüm bilgi birikiminden her aşamada geniş boyutlarda yararlanılabilmesi , var olan devlet düzenleri sayesinde en geniş boyutlarda sağlanabilmektedir .Bu durumda ,her devlet kendinden önceki dönemin ortaya çıkarmış olduğu siyasal birikimden yararlanarak sonuç alabilecektir . Özellikle Avrasya kıtasında yer alan bölge devletlerinin merkezi alandaki barış arayışlarını , geçmişten bugüne uzanan bir çizgi içerisinde ele alarak değerlendirmek mümkün olabilecektir . Belki de , soğuk savaş sonrası merkezi bölge yapılanması arayışları , tıpkı Rusya’nın Doğu Halkları Kurultayını topladığı dönemdeki gibi yeni bir açılımın gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilecektir .

Doğu Halkları Kurultayı incelendiği zaman, bugüne ışık tutan konuşmaların bu çatı altında yapıldığı göze çarpmaktadır . Batının önde gelen sermayeci kapitalist devletlerine karşı çıkan doğu halkları ekonomik açıdan çok zor durumlarda olmalarına rağmen gene de barış arayışından vazgeçmeyerek, geleceğin barışını yakalayabilme doğrultusunda arayış ve çalışmalarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir .Sömürgelerin uyanışı dönemine paralel bir çizgide barış arayışları sürüp giderken Asya’nın temsilcisi konumundaki mazlum uluslar, emperyalizme karşı kendilerini koruyacak bir koruyucu kalkan düzeni oluşturabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir . Milli devletler ve sömürgelerin uluslararası düzendeki yerleri ele alınarak tartışılırsa o zaman bağımsız ulus devletlerin konumları daha da kesin hatları ile belirlenebilmektedir . Devletler arası rekabet ve çekişmelerin geride bırakılarak hep birlikte dayanışma içinde barış arayışlarının gündeme getirilmesi, daha gerçekçi bir biçimde barışa yönelebilmeyi sağlamaktadır .Emperyalizmin barışçı bir hareketmiş gibi bütün dünya ülkelerine benimsettirmeye çalıştığı turuncu devrimlerin, yeni bir tür sömürgecilikten başka bir şey olmadığı anlaşıldığından artık benzeri bir renkli devrimler oluşumu ile gerçek anlamda barışı elde edebilecek yeni bir yaklaşım mümkün olamayacaktır .Emperyalizm gerçek boyutları ile ele alındığı zaman ,anti-emperyalizmin de böylesine bir ciddi yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıktığı daha iyi bir biçimde anlaşılabilmektedir . Yirminci yüzyılın başlarında yaşanan Birinci dünya savaşı sürecinde yapılan Doğu Halkları kurultayının bir benzerinin günümüz koşullarında Merkezi Devletler Birliği biçiminde ele alınarak yeniden yapılmasının gerektiği anlaşılmaktadır . Bu tür bir yaklaşımın sonucu olacak ikinci bölge konferansında , Orta Doğu barışı her yönü le alınarak tartışılacaktır . Merkezi alanda barışı engelleyen ve zaman içerisinde eskiden olduğu gibi savaşları ve çatışmaları ortaya çıkaran nedenler ve konjonktür üzerinde her açıdan durulması gerekmektedir . Doğu halklarının yerini yeni barış konferansında Merkezi Devletler alacağı için artık bölge barışının güvencesi halklar olmayacak ama bunların yerine bölgesel devlet düzenleri, sorumluluğun yükünü taşıyacaklardır .Küreselleşmenin bittiği ve bunun yerini bölgeselleşmenin aldığı yeni dönemde , bölge barışı için eskisinden çok farklı bir yaklaşım ile hareket edilmesi , devletler ile güç merkezlerinin ne gibi bölgesel yapılanma plan ve programlarına sahip olduklarının öncelikle anlaşılması gerekmektedir.

18 Ağustos 2018 Cumartesi

ANKARA KALESİ–241 "AVRASYA'DA PAN–SİYONİZM" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 26 Mart 2018) - Dünya anakaralarının birleştiği coğrafyaya, bilim çevreleri Avrasya adını verdiği için bu kavram daha çok Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç büyük kıtanın birleştiği merkezi alanın adı olarak öne çıkmaktadır.

ANKARA KALESİ–241
"AVRASYA'DA PAN–SİYONİZM"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
(Ankara, 26 Mart 2018)
Dünya anakaralarının birleştiği coğrafyaya, bilim çevreleri Avrasya adını verdiği için bu kavram daha çok Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç büyük kıtanın birleştiği merkezi alanın adı olarak öne çıkmaktadır. Her üç kıtanın birbirine açılan ve birbiriyle bağlantı sağlayan toprakları bir bütün olarak ele alındığında ise ortaya Avrasya adını taşıyan bir büyük bölge kıtasal yapılanma ile kimlik kazanmaktadır . Amerika yeni kıta , Avustralya ise dış kıta olarak olarak yeryüzü haritasında yerlerini alırken , Avrasya bölgesinde kesişen Asya ,Avrupa ve Afrika kıtaları gibi eski insanların binlerce yıl yaşamış olduğu bölgeler insanlık tarihinin oluşumunda önem kazanmaktadır . Bu nedenle her üç kıtada meydana gelen değişiklikler ile yaşanan olayların ortak bölge üzerinden birbirleri üzerinde etkiler yarattığı ve birbirlerinin tarihinin oluşumunda etkili bir faktör olduğu , tarih biliminin ortaya getirmiş olduğu önemli bir gerçektir . Her alanda gelişme gösteren değişik bilim dalları üç eski kıta ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda sahip olunan ortak alanın kıtalar arası gelişmelerde belirleyici olduğunu ortaya koyduğu için Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bu kıtalar arası etkileşim çizgisini iyi izlemek gerekmektedir . Tarih biliminin dile getirdiği geçmişin olayları ele alındığı zaman , böylesine bir etkileşim ağının zamanla kendiliğinden devreye girerek olayların gelişim çizgisinin belirlenmesinde etkili olduğu göze çarpmaktadır .

Avrasya kavramı coğrafya biliminin insanlığa kazandırmış olduğu bir açıklama ya da tanımlamanın adı olarak doğmuştur . Özellikle Asya ve Avrupa kıtalarının birbirine yaklaştığı ve birleştiği bölgelerin bütünüyle yer aldığı kıtasal alanda,Avrupa ve Asya kavramlarının içiçe geçmesinden kaynaklanan birleşik bir isim olarak Avrasya kavramı belirginlik kazanmıştır . Asya , Avrupa ve Afrika kıtaları kendi başlarına bir kıtasal alanın adı olarak varlıklarını sürdürürken , her üç kıtada ortaya çıkarak diğer kıtalara sıçrayan siyasal ve sosyal gelişmelerin yarattığı ortak alan yapılanmalarının ayrıca ifade edildiği durumlarda ise birleşik bir kavram olarak Avrasya kavramına başvurulmuştur . Bu doğrultuda , Asya’da kurulmuş olan büyük imparatorlukların Avrupa kıtasına yönelmeleri ya da Avrupa kıtasında gündeme gelmiş siyasal yapılanmaların zaman içinde genişleyerek Asya ya da Afrika kıtalarına sıçramaları gibi durumlar, kıtalar arası birleşik gelişmeler olarak inceleme konusu yapıldığında Avrasya kavramı öne çıkmaktadır . Tarihte üç kıtadan çıkan siyasal yapıların ya da uygarlıkların zaman içerisinde bu birleşik durumdan yararlanarak zamanla diğer kıtalara doğru bir genişleme eğrisi gösterdiği görülmektedir . Asya’da tarih sahnesine çıkan devletlerin Hunlar ya da Osmanlılar gibi Avrupa ve Afrika bölgelerine yayılması gibi , Avrupa merkezli bir büyük devlet olarak Roma İmparatorluğu da, hem Asya hem de Afrika kıtalarında genişleme olanaklarını değerlendirerek dünya hegemonyası oluşturma çabası içerisinde olmuştur . Bütün devletler bu doğrultuda diğer siyasal güçlere ve yapılanmalara karşı üstünlük sağlama doğrultusunda rekabet içinde olmuşlardır .

Orta Doğu bölgesi Avrasya kıtasal alanı içerisinde var olan merkezi bir bölge olarak her üç kıtanın tam ortasında yer alan bir orta dünya olmuştur . İngiltere merkezli bir dünya yapılanması sürecinde , merkeze kendisini oturtan İngiliz imparatorluğu dünyanın üç büyük kıtasının kesişme noktası olan orta dünya alanına, Orta Doğu adını verdiği için bu merkezi coğrafya yaklaşık beş yüz yıldır Orta Doğu ismi ile ifade edilmektedir . Orta Doğu bölgesinin bir ucu Balkanlara , bir ucu Kafkaslara diğer ucu da Kuzey Afrika’ya uzandığı için her üç kıtanın kesişme noktası olmuştur . Asya kıtasının birer parçası olan Arap ve Türk yarımadalarında gündeme gelmiş olan siyasal oluşumlar hemen Avrupa ve Afrika kıtalarına da sıçrama göstermiş ve tarihe geçen olaylarda her üç kıtanın birlikteliğini yansıtmıştır . Üç kıtanın topraklarının kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesi aslında dünyanın merkezi toprakları olarak jeopolitik gelişmelerde önemli misyonlar üstlenmiştir .Makedonya imparatorluğu Balkanlar’da tarih sahnesine çıkarak Anadolu ve Arap yarımadası üzerinden Asya bölgesine yayıldığı gibi , Selçuklu İmparatorluğu da Kafkas bölgesinden ortaya çıkarak Avrupa bölgesine doğru bir yayılma süreci izlemiştir . Afrika’da ortaya çıkan devletler ise zaman içerisinde kuzeye doğru açılarak kendilerini güvence altına almak için çaba gösterirlerken ,aynı zamanda Asya ve Avrupa bölgelerine doğru genişleyebilmenin yollarını aramışlardır .

Orta Doğunun tam ortasında yer alan Arap yarımadası üzerinde ortaya çıkan devlet yapılanmaları ise bu yarımadanın tamamını ele geçirdikten sonra, Anadolu yarımadasına ya da Kıbrıs üzerinden Avrupa bölgesine doğru genişleyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır .Üç büyük dinin tarih sahnesine çıkmış olduğu Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi,Hrıstıyan ve Müslüman devletler Arap yarımadasını tümüyle fethettikten sonra Anadolu üzerinden Asya kıtasına , Balkanlar üzerinden ise Avrupa kıtasına doğru genişleme çabası içerisinde olmuşlardır . Bu yüzden Orta Doğu tarihi bir anlamda Avrasya tarihi ile özdeş bir konuma gelmektedir . Üç kıtanın kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesindeki her gelişme üç kıtaya birden yayıldığı gibi , bu üç kıtada meydana gelen siyasal ya da sosyal gelişmelerin merkezi coğrafya üzerinden Orta Doğu bölgesini etkisi altına aldığı görülmektedir . Kutsal topraklar adı verilen merkezi alandan dünya sahnesine çıkmış olan üç büyük tek tanrılı dinin dünyaya yayılması sırasında , Orta Doğu toprakları her zaman için merkez olma misyonuna sahip olmuştur . Bu yüzden dinler arası rekabet mücadelesinde Orta Doğu bölgesi her zaman için bir çekişme alanı olarak öne çıkmıştır .Kıtalar arası yakınlık ile birlikte öne çıkan kesişme noktaları üzerinden kıtadan kıtaya geçişler her zaman için kolay olmuş ve bu yüzden de üç kıtadan birinde kurulmuş olan devletler, hemen komşu kıtalarda yayılma eğilimi içine girerek genişleyebilmenin ve bu zor coğrafya da ayakta kalabilmenin arayışları içinde olmuşlardır . Bir anlamda Orta Doğuda ortaya çıkan bütün devletler ya da dinler, merkezi alanda var olabilmek ve kıtalar üzerinden gelebilecek saldırılara ya da tehditlere karşı kendilerini güvence altına alabilmek üzere, kendi bulundukları topraklara sınır komşusu konumundaki diğer bölgeleri de doğal olarak egemenlikleri altına alabilmenin çabası içerisine girmektedirler .

Roma İmparatorluğu Akdeniz üzerinden Orta Doğu bölgesine geldiğinde merkezi topraklarda var olan Yahudi devleti yıkılmış ve bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Yahudiler her üç kıtaya dağılarak , yaşamlarını Avrasya kıtasının değişik alanlarında sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Bu nedenle Akdeniz kıyıları üzerinden hem Avrupa hem de Afrika kıtalarında Yahudiler dağılarak kendileri için yeni ülkeler bulmaya yönelmişlerdir .İspanyadaki Endülüs devletinden Pers İmparatorluğuna , Hazar devletinden Asya’nın değişik bölgelerine kadar dağılan Yahudiler hep yeni bir yurt arayışı içinde olmuşlardır . Dünyanın jeopolitik merkezinden kovulma olgusu , Avrasya kıtasının geniş topraklarını yeni alternatif ülkeler olarak gündeme getirdiği için merkezi alandaki kutsal topraklar üzerinden gündeme getirilmiş olan devletin güvenlik alanını , Avrasya kıtasının tamamında gündeme getirmektedir . Her üç kıtadan saldırı tehdidi karşısında kalan orta dünya topraklarının güvenliği için , merkezi devletin sınırları boyunca uzanıp gitmekte olan Avrasya coğrafyasının tümüne egemen olmanın gerekliliğini dünya haritası ortaya koymaktadır . Orta Doğu tarihinde ortaya çıkan birbirinden farklı durumlar da ,merkezde kurulacak bir devletin güvenliği için Avrasya bölgesinin tamamını dikkate alacak bir biçimde genişleme ve güçlenme gereksinimi olduğu görülmektedir . Bu doğrultuda ,Kafkas devletleri Orta Doğu bölgesini kontrola çalışırken , Orta dünya devletleri de Hazar bölgesini kendi güvenlikleri için denetim altına almaya çalışmışlardır . Bu yüzden günümüzün İsrail devleti , kurulu bulunduğu Filistin toprakları ile yetinmemekte , kutsal toprakları çevreleyen Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasındaki bütün ülkelerde ,Balkanlar’dan Kafkaslara kadar güçlü etki oluşturarak kendi güvenliğini garanti altına alabilmenin çabası içindedir .

Dünya tarihi incelendiği zaman , merkezi coğrafyanın bütününü kontrol altına alma çabası içerisine giren devletler olduğu gibi bütünüyle merkezi coğrafya devleti olarak kurulan ve daha sonra yayılma eğilimleri gösteren , Roma , Hazar, Pers, Selçuklu , Osmanlı ya da Makedonya gibi imparatorluklar da olmuştur . Avrasya kıtasının orta Avrupa’dan başlayarak orta Asya’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerinde kurulmuş olan devletler , her zaman için Avrasya adı verilen bir büyük coğrafyanın mutlak egemeni olarak güçlenmek istemişler ama kıtaların diğer bölgelerinde bulunan devletler buna izin vermeyince her zaman çatışma çıkmıştır . Bu yüzden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri Avrasya bölgesini sürekli savaşlara sahne olan yer olarak karanlıklar, ya da felaketler coğrafyası olarak tanımlamışlardır .Bölge devletlerinin her zaman için aralarındaki din ve kültür farklılıkları yüzünden sıcak çatışmalara yönelmeleri yüzünden, kutsal topraklar her zaman için kan ve barut kokusundan kurtulamamış ve bu yüzden de Avrupalılar bu bölgeye felaketler bölgesi adını vermekten çekinmemişlerdir .Karanlık senaryolar felaket olarak nitelendirilebilecek acı sonuçlar yarattığı için dünya tarihinin kan ve barut dolu sahneleri hep bu bölgede ortaya çıkmıştır . Birbirine denk devletler kurulduğu zaman ya da bölgedeki devlet düzeni içinde büyük ve küçük siyasal yapılar olarak dengesiz bir durum ortaya çıktıkça ,yeni savaş senaryoları ya da devletler arası birbirine saldırı girişimleri birbiri ardı sıra gündeme gelebilmiştir .Her zaman bölge devletleri arasında yaşanan rekabet çekişmeleri yeni savaşları ortaya çıkarmıştır . Bölgede savaşları ve saldırıları önlemek isteyen devletler kendilerinin egemenliğinde bir büyük devlet oluşumuna giderek merkezi coğrafyaya barış getirmek istemişler ama kıtalardan gelen imparatorluk yapılanmaları merkezi alana kıtalardan müdahale etme eğilimi içine girdikleri için bu gibi barış arayışları sonuçsuz kalmıştır .Kıtalarda ortaya çıkan imparatorluklar her zaman bir dünya hegemonyası peşinde koştukları için ,merkezdeki devletlerin büyümesini önlemek üzere saldırılara yönelmişlerdir . Zamanında Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek Yahudi devleti olarak ikinci İsrail’i yıkması bu durumun en açık örneğidir .

Dünya tarihi içinde merkezi coğrafyanın geçmişine bakıldığında, büyük imparatorlukların zaman içerisinde birbirlerinin yerini aldıkları görülmüştür .Bugünkü bölge haritasının kesinlik kazanmasında yaşanan siyasal gelişmeler açısından durum değerlendirildiğinde , yirminci yüzyıla girerken var olan siyasal yapılanmanın çöküşü üzerine bugünkü merkezi alan haritasının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Dünya Birinci Cihan savaşına doğru sürüklenirken merkezi alanda yer alan Osmanlı ,Rus ve Avusturya imparatorlukları egemenliklerini devam ettirebilmenin çabası içerisine girmişler ama batılı emperyalist devletlerin müdahaleleri yüzünden varlıklarını güvence altına alabilecek yeni yapılanmalara yönelemedikleri için , Birinci Cihan savaşı ile birlikte yıkılarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır . Bu devletler yıkılmamak ve Avrasya coğrafyasında varlıklarını sürdürebilmek amacıyla on dokuzuncu yüzyılın bilgi birikiminden kaynaklanan bazı yeni siyasal açılımları, savaş ya da çatışmalar yolu ile değil ama siyasal senaryolar üzerinden geliştirmeye çalışmışlardır . Orta dünyanın üç büyük devleti kendi kimliklerine dayanan devlet yapılanmasını birbirlerine karşı geçerli kılmak isterlerken , Avrasya halklarını kendi çizgilerinde geliştirdikleri politik yapılanmalar içinde biraraya getirmeye ve bu gibi birlikler üzerinden de imparatorluk coğrafyasında yaşayan halk topluluklarını geleceğe dönük bir birliğe kendi kontrolları altında yönlendirmek istemişlerdir . Ne var ki , bu gibi girişimler zamanla sonuçsuz kalınca , orta dünya devletleri arasındaki çekişmeler tarihin savaşlarla sürmesine zemin hazırlamıştır . Merkezi coğrafyanın tarihi bu nedenle fazlasıyla savaşlarla doludur . Fransız devriminin tarih sahnesine kazandırmış olduğu ulus devlet olgusu on sekizinci yüzyılda bütün dünyada var olan devletleri derinden sarsmaya başlayınca , imparatorluklar kendi sınırları içerisindeki çeşitli bölgelerin ayrılmalarını önleyebilmek için ulusçuluk akımlarına yönelmişler ve bu doğrultuda uluslaşma süreçlerini kendi toplumsal gerçeklerine dayanan bir doğrultuda başlatarak , geleceğin en güçlü devleti olabilmenin girişimlerini sürdürmüşlerdir . Avrupa devletleri uluslaşırken , merkezi alanın imparatorlukları da uluslaşabilmenin yollarını aramışlar ve bu doğrultuda bölünmeyi önleyebilmek amacıyla birleştirici akımlara yönelmişlerdir . Rus kimliği yetersiz kalınca Rusya devleti etnik Slavkimliğini öne çıkarmış ve Ortodoks dininin birleştiriciliğinden yararlanabilmenin arayışı içinde olmuştur .Rus Çarlığı sınırları içinde yaşayan Rus toplumunun yetersiz kaldığı noktada, Ruslar hem dini hem de etnik yapıları kullanarak imparatorluk arazisi içinde daha güçlü bir ulus devlet yaratabilmenin arayışını sürdürmüşlerdir .Ulusculuk akımları Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun parçalanmasına yol açınca ,hem Rus Çarlığı hem de Osmanlı İmparatorluğu toplumsal tabanlarını genişleterek daha güçlü bir yapılanmanın arayışını öne çıkarmışlardır . Bu doğrultuda hem Rus milliyetçiliği hem de Osmanlı milliyetçiliği devlet eli ile örgütlenerek devreye sokulmuştur .Ne var ki , Avrupa toplumlarının sahip olduğu kültür ve bilgi düzeyinden çok geride olan merkezi alan devletlerinin ulusçuluk cereyanları istenen sonuçları sağlayamamıştır . Bunun üzerine devletleri güçlendiren ulusçuluk akımlarından vazgeçen merkez devletleri bölgesel hegemonyalarını genişleten yeni birleştirici akımlarla,bölge halklarını kendi hegemonyaları altında geliştirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır .

Avrupa kıtasını saran milliyetçilik doğu Avrupa üzerinden merkezi imparatorlukların parçalanmasını gündeme getirince ,buna tepki olarak birleşmeyi ve daha geniş alanlarda birleşik bir kimliği geçerli kılmak isteyen Pancılık akımları öne sürülmüştür . Birleştiricilik ve birlik oluşturma gibi anlamlara gelen Pancılıkakımlarını , hem Rus devleti hem de Osmanlı devleti siyasal güçleri ile örgütlemeye çalışmışlardır . Rus Çarlığı geniş alanlardaki hegemonyasını sürdürmek üzere bir yandan etnik kökenine dayanan Pan-Slavizm akımını örgütlerken ,diğer yandan da dinin birleştirici gücünden yararlanmak üzere Pan-Ortadoksculuğuörgütlüyordu . Rusya hem toprakları üzerindeki halk topluluklarının kopmasını önlemek hem de sınırları dışında yaşayan diğer Ortadoks kitleleri hegemonyası altına alabilme doğrultusunda etkinliğini artırabilmek amacıyla,Pan-Slavizm akımına yöneliyordu .Ruslar bu konuda çok hassas davranarak kesin ve kararlı bir biçimde Pan-Slavist politikaları gündeme getirince , bu durumdan rahatsız olan Almanlar’da bir kaç yüz prenslikten oluşan Cermen topluluğunu ,Pan-Cermenizm akımı çatısı altında toplayarak büyük bir Alman imparatorluğu hedefine doğru yöneliyordu .Ruslar tüm Slavların İmparatorluğunu kurmaya çalışırken Prusyalılar da tüm Cermenlerin imparatorluğunu kurabilmenin çabası içerisinde,Pan-Cermenizm akımını gündeme getiriyorlardı . Doğu Avrupa bölgesinde Almanlar ve Ruslar geleceğe dönük bir yarış içerisine girerken , Pan-Slavizm ve Pan-Cermenizm akımları arasında büyük bir yarış başlıyordu . Ruslar Slavcılık politikalarının yetersiz kaldığı yerlerde Pan-Ortodoksculuk üzerinden destek sağlamaya çalışırlarken , Almanlar da Pan-Cermenizm’e daha geniş destek sağlamak üzere Pan-İslamizm akımını öne çıkarıyorlardı . Pan hareketleri ile geniş Avrasya coğrafyasında egemenlik yarışı tırmanırken , Almanlar doğu politikası ile merkezi coğrafyaya yöneliyor ve hem Osmanlı hem de İran devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan Müslüman kitleleri ,Pan-İslamizm akımı sayesinde kendi denetimleri altına almak istiyorlardı .Orta Avrupa’dan Orta Asya’ya doğru uzanıp giden Avrasya coğrafyasının Müslüman asıllı halklarına Pan-İslamizm üzerinden ulaşmayı hedefleyen Cermen İmparatorluğu Alman devletinin kurucu gücü olan Töton şövalyelerinin adını yeni kurulacak Cermen –Müslüman imparatorluğuna vereceğini bütün dünyaya ilan ediyordu . Almanlar , kuzeydeki Rus gücünü aşabilmek ve merkezi alana egemen olabilmek uğruna İslam dünyasına yönelerek Pan-_İslamizm politikaları ile Rusların, İngilizlerin ve diğer emperyal güçlerin önünü keserek Töton İmparatorluğunun önünü açmak istiyorlardı .

Pancılık akımları genişleyerek yayılırken Avrupa’nın ortalarında Almanlar ile Ruslar arasında sıkışıp kalan Macarlar da kendilerini kurtarmak üzere ulusal çıkarları doğrultusunda iki emperyalist güce karşı yeni bir birleştirici bir yol arıyorlardı . Cermenler ve Slavlar kadar geniş nüfusa sahip olmayan Macar devleti , Avusturya’dan ayrıldıktan sonra kendi gelmiş oldukları kökenlerine uygun bir yeni birleştirici akımı ,Pan-Turanizm olarak başkent Budapeşte’den resmen ilan ediyorlardı . Cermenler gibi Avrupalı olmayan ve Ural-Altay bölgesinden göç ederek Avrupa kıtasına gelen Macarlar , birPancılık akımı yaratarak Ruslara ve Cermenlere karşı kendilerini koruyamayınca ,bunun üzerine Hazar kökenli Macar aydınlarının öncülüğünde , İran bölgesinin kuzeyinde yer alan Turan bölgesinde bir büyük birlik kurmayı hedefleyen Pan-Turanizm akımını Avrasya hegemonyasında yeni bir alternatif olarak ortaya koyuyorlardı . Macar Musevilerinin öncülüğünde örgütlenen bu yeniakım , Hazar döneminden gelme bir birikimi Türkler ile akraba bir boy olan Macarların önüne koyuyordu. Onuncu yüzyılda Tuna nehri kıyılarında bir krallık kurmuş olan Macarlar , Almanların ve Rusların dayattıkları Pancılık akımlarına karşı hem kendilerini korumak hem de geldikleri bölge ile yaşadıkları bölgeler arasında bir köprü oluşturabilmek üzere Pan-Turanizme yöneliyorlardı . Rusya sonrası bir bölgesel hegemonya arayan Macar Turancıları arzu edildiği gibi Slavlara ve Cermenlere karşı güçlü bir alternatif oluşturamadılar. Rusların ve Cermenlerin alternatif akımları Pan-Ortodoksculuk ya da Pan-İslamizm olarak devreye girdiği aşamada , Macar Turancıları bu dini hegemonya arayışına karşı bir Pan-Judaizmi ya da Pan-Siyonizmi açıktan ortaya koyarak savunamadılar . Bu yüzden de Avrasya’nın geleceği ile ilgili akımlar arasındaki yarışta Pan-Turanizm biraz geride kalıyordu .

Macaristan’da doğan Pan-Turanizmakımı yeterince etkili olamayınca , bu akımı daha da güçlendirmek üzere Türkcülük akımlarından yararlanmak istenildi ve Pan-Turanizm’in tamamlayıcısı bir doğrultuda Pan-Türkizmi’de devreye sokarak sonuç almaya çalıştılar ama gene de Cermenlere ve Ruslara karşı başarılı olamadılar .O dönemde Türkçülük Macaristan’da değil ama Rusya’da yaygınlaşıyordu . Ayrıca Paris’e giderek eğitim alan Osmanlı aydınlarının da Jön-Türk akımına kapılmaları yüzünden , Türk dünyasına yönelen birleştirici bir hareket olmak açısından Rusya ve Fransa gibi devletler öne çıkıyordu . İngiltere’nin Budapeşte üzerinden Avrasya Türk dünyası ile yakından ilgilenmesi ve Vambery gibi bir Türkologu Orta Asya bölgesine göndermesi üzerine gündeme gelen ,Pan-Türkizm akımı da Jön-Türkizm akımı ile birlikte devreye giriyordu . Pan-Turanizmin yaratmış olduğu ortamdan yararlanan Türkçüler ,hem Fransa üzerinden İsviçre’de Türkçülüğe yöneliyorlar , hem de Macaristan üzerinden yeni bir Pan-Türkizmi Osmanlı ülkesine taşımaya öncelik veriyorlardı . Pan-Turanizmi desteklemek üzere öne çıkarılan Pan-Türkizmakımı ,kısa bir süre içinde daha etkili olarak öne çıkıyor ve Osmanlı sonrası dönem için bir Türk devletinin kurulmasını sağlayacak derecede önemli siyasal birikimi imparatorluk sonrası dönemde devreye girebilecek düzeyde öne çıkarıyordu . Paris’teki Jön-Türk birikimi Budapeşte’deki Pan-Türkizm akımı ile birleşince , Anadolu yarımadası üzerinde çağdaş Türk devleti kuracak düzeyde birleştirici bir Türkçü açılım gündeme getiriliyordu . Daha sonra Türk milliyetçiliğini bir akım olarak geliştiren bu birikim , bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkması açısından da yardımcı oluyordu . Avrasya’nın geleceği için Cermenler ve Ruslar arasındaki çekişmeye Budapeşte merkezli Pan-Turanizm üzerinden, Türkler de Pan-Türkizm akımını bu aşamada devreye sokarak katılıyorlardı .Böylece yirminci yüzyılın yeni dünya düzeni arayışı merkezi alanda bir çekişme ile öne çıkıyordu .

Avrasya toprakları orta dünya olarak Pancılık akımları arasında bir yarış alanına dönüşürken Pan-Turanizm ve Pan-Türkizm akımları arasındaki işbirliği , Osmanlı hinterlandının merkezinde bir Türk devletini tarih sahnesine çıkarıyordu . Böylece Birinci Dünya savaşı sürecinde Atlantik güçleri dünyanın merkezine gelmeye hazırlanırken , birer büyük Avrasya İmparatorluğu kurmak isteyen Rusların ve Almanların önü kesiliyordu . Geleceğe dönük iki emperyal projenin önü kesilirken , bölgenin diğer kalabalık nüfusunu oluşturan Türklerin önü bölgesel boşluğun doldurulması açısından açılıyordu . Böylece Jön-Türklük ile Pan-Türkizm birleşmesinden meydana gelen Türkçülük akımı hızla örgütlenerek kendi devletini orta dünyanın merkezinde oluştururken , bu coğrafya da yeni bir devlet kurmaya yönelen ve Osmanlı sonrası dönemde merkezi alana egemen olmak isteyen bir başka etnik ve dini grup olarak Museviler de hem Atlantik güçlerinin desteği ile Orta Doğu’ya geliyorlardı. Bu aşamadan sonra Siyonizm akımının desteğiyle oluşturulan yeni ortamda ,Museviler Siyonizm akımı aracılığı ile bir siyasal arayış içerisine girerek iki bin yıl sonra bir Yahudi devletini merkezi coğrafyanın tam ortasında kuracak biçimde , kutsal toprakları ele geçirmek üzere harekete geçiyorlardı . Birinci dünya savaşı sonrasında bölgede bir Yahudi devleti kurarak tarih sahnesine çıkmak isteyen Siyonizm , o dönemin koşullarında ABD ve İngiltere’yi kullanarak ve Birinci cihan savaşı sonrasında hızlı bir biçimde Pan-Siyonizm akımına yöneliyordu . Böylece , merkezdeki kutsal topraklar üzerinde en az on milyon Yahudiyi bir araya getirerek gelecekte Büyük İsrail devletinin çekirdeğini oluşturacak bir küçük İsrail devletiöncelikli olarak kuruluyordu .

Küçük İsrail devleti , bugün Filistin denilen bölgeye iki dünya savaşı sonrasında Yahudilerin iki bin yıl sonra dönmesi ile kuruluyordu . Bu küçücük devletin kurulabilmesi için gösterilen çabalar Filistinlileri topraklarından ediyor ve bu ülkede bir işgal durumu yaratılarak Milat öncesi dönemlere bir geri dönüş üzerinden, ilk ve orta çağlarda olduğu gibi yeni bir din devleti kuruluyordu .Rusya’da dışarıdan örgütlenen bir sosyalist sistem üzerinden hem Hrıstıyan hem de Müslüman ülkelerde materyalist bir çizgide dinsizlik düzeni yaratılmak istenirken , bu duruma tamamen ters bir çizgide İslam dünyasının tam ortasında bir Yahudi devleti, dinci siyasal politikalar aracılığı ile ilan ediliyordu . Dünyanın tam ortasında iki bin yıl sonra kurulmuş olan Yahudi devletinin yaşayabilmesi için daha da büyüyerek güçlenmesi gerekiyordu . Bu yüzden İsrail’in sınırları hiçbir zaman kesin hatlarda belirlenmiyor ama komşu ülkeler sıcak çatışmalar ve savaşlar aracılığı ile zorlanarak İsrail devletinin ülkesi olacak topraklar dış baskılar aracılığı ile genişletilmeye çalışılıyordu .Saldırı savaşları ile Arap devletleri küçültülmeye çalışılırken ,Siyonist hegemonya planları ile de bütün Orta Doğu’da etkin olacak bir Yahudi insiyatifigeliştirilmeye çalışılıyordu .İsrail kuruluş dönemini tamamladıktan sonra hızla büyüme ve genişleme yoluna gidiyordu . Sıcak çatışmalar bahane edilerek yaratılan savaşlar aracılığı ile Arapların toprakları ellerinden alınırken , Siyon tepesi merkezliPan-Siyonizm akımı bütün merkezi coğrafya ülkelerinde egemen kılınmaya çalışılıyordu . İsrail için öncelik kendisini çevreleyen Orta Doğu ülkeleri olduğu için üç kıtanın ortasında ki kesişme noktası olan merkezi toprakların Yahudilerin yönetimi altına girmesi gerekiyordu .Pan-Siyonizm akımı bu açıdan bölgedeki iç hat ve dış hat komşu devletler ile yakınlığı geliştirerek , kendisini güvenlik altına alabilecek yeni bir düzen arayışı içine giriyordu . Bu doğrultuda , iç hat komşuların Müslüman devletler olması nedeniyle , bunları dengeleyecek Türkiye,Mısır ve İran gibi dış hat komşu devletlerin laik yönetimlere doğru yönlendirilmelerine çalışılıyordu .İşte bu bölgesel denge düzeninin kurulmasında Pan-Siyonizm akımı örgütlenerek, bölge devletlerinde İsrail’in etkinliğini artıracak ve Yahudi devletini etkin kılacak yeni politikaların Siyonist lobiler aracılığı ile dolaylı yollardan öne çıkarılmasına çalışılıyordu . Bölge devletlerinin İsrail’den güçlü olması önlenmek isteniyordu . Yahudi dinin siyasal örgütü olacak böyle bir devletin Hrıstıyan ve Müslüman güçlere karşı kendini koruması isteniyordu . Pan-Siyonizmin ilk ve ana hedefi Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi devletinin güvenliğinin öncelikli olarak sağlanması olmuştur .Bölge devletleri bu amaçla sürekli savaştırılarak zayıflatılmaya çalışılmıştır .Bütün devletler üzerinde iki büyük Atlantik gücü olan ABD ve İngiliz imparatorluğunun siyasal güçlerinden yararlanılmak istenmiştir .Uluslararası kapitalist sistem Yahudi bankerler aracılığı ile ele geçirilerek İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır . Bütün büyük ülkelerde son derece örgütlü Siyonist lobiler oluşturularak İsrail devletinin çıkarları doğrultusunda siyasal konjonktür ayarlanmaya çalışılmıştır . Dış dünyadaki Yahudi gücü , merkezi coğrafyada Siyonist hegemonyanın kurulmasında ve geliştirilmesinde planlı bir çizgide kullanılmıştır . Orta Dünya devletlerinde yaşamlarını sürdüren Yahudiler , Pan-Siyonizm uygulamaları doğrultusunda bir büyük bölgesel güç olarak örgütlenerek diğer emperyal güçlere karşı devreye sokulmuşlardır . Yahudi düşmanlığına karşı bölge devletlerinde yaşayan bütün Musevilerin birlikte hareket etmesi hedef olarak belirlenirken ,Pan-Siyonizm bütün merkezi alanda çok etkili çalışmalar yürütmüştür . Bölge devletlerinin tarihi incelendiğinde bu durumun çeşitli örnekleri açıkça görülmektedir .İsrail’in varlığı Orta Doğu bölgesini Siyonist bir Orta Dünya’ya çevirirken ,Pan-Siyonizmin çok etkili çalışmaları göze çarpmaktadır . Para gücünün en üst düzeyde kullanılması , terörün bölge ülkeleri için sürekli olarak bir istikrarsızlık unsuru olarak yönlendirilmesi , bütün bölge ülkelerindeki Musevi asıllı bazı insanların din dayanışması doğrultusunda İsrail’in çıkarları için bazı siyasal senaryolara alet edilmesi, Musevi asıllı bir çok insanın kendi ülkelerinin yönetim kademelerinde İsrail lobisi olarak tavır koymaları Pan-Siyonizm akımının önde gelen girişimleri olarak bugüne kadar sürdürülmüştür .

Jeopolitik açıdan Orta Doğu bölgesinin Avrasya kıtasının bir parçası olduğu gözönüne getirilirse , Pan-Siyonizm hareketinin birinci önceliği merkezi ülkelerdeki Siyonist yapılanmanın oluşturulması olarak öne çıkmıştır . Ne var ki , siyasal tarihte Pancılık akımlarının çıktığı ve hedeflediği coğrafya Avrasya kıtası olduğu içindir ki , Pan-Siyonizm bütün Pancılık akımlarına karşı bir büyük birlikteliği Avrasya coğrafyasında örgütlemeye yönelmiştir . Amerika,Avrupa ve Afrika kıtalarındaki Yahudi Konseylerine benzer bir konsey yapılanması da Kazakistan’ın başkenti Astana merkezli olarak gündeme getirilmiştir . Türk dünyasının en büyük ve zengin ülkesi olan ve bu devletin Avrasya Yahudi Konseyi’nin çalışma merkezi olarak seçilmesi , Siyonist hareketin Türk dünyasına ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir . Türkler Avrasya kıtasının gelecekteki yapılanmasında sahip oldukları nüfus potansiyeli ile çok büyük bir ağırlığa sahip olurken ve bu kadar önemli bir avantajın Pan-Türkizm doğrultusunda gelişmesi gerekirken , arayaPan-Siyonizmin girmesi bütün dengeleri değiştirmekte , fiilen var olan Türk ağırlığı bu coğrafyadan dışlanırken , olmayan Musevi ağırlığı Pan-Siyonizm akımı üzerinden örgütlenerek öne çıkarılmaktadır . Uluslararası Siyonist lobiler ile parayı elinde tutan kapitalist lobilerdeki Musevi ağırlığı da İsrail’in güvenliğinin sağlanması doğrultusunda , Avrasya kıtasındaki hegemonya yarışında İsrail’in lehine olabilecek bir çizgide kullanılmaktadır . Türkiye’nin siyasal sahnesinde de benzeri ağırlıkların ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde Siyonist çizgilerde kullanılması , Pan-Siyonizmin diğer Pancılık akımlarına karşı üstün olmasına katkıda bulunmaktadır . Benzeri durumlar diğer ulus devletlerin siyasetlerinde ortaya çıkmış ve ülkelerin geleceği açısından ciddi sorunlar çıkarmıştır .Devletler arası rekabet düzeninde , her devlet kendi örgütleri ile devreye girerek ulusal çıkarlarını korumaya çaba göstermiştir . Ne var ki , dünyanın gündeminde yer alan Avrasya sürecinin yapılandırılmasında Siyonist lobilerin etkin roller üstlenmeleri yüzünden , Rusya’nın Pan-Slavizmi ve Pan-Ortadoksculuğu ile Almanya’nın Pan-Cermenizmi ve Pan-İslamizmi Avrasya yarışında geri kalmıştır . Türkiye’nin Pan-Türkizmi ile Macarların Pan-Turanizmi’de benzeri bir çıkmaza saplanıp kalınca , Siyonizm uluslararası konjonktürü Pan-Siyonizm doğrultusunda öne geçirmiştir .

İki yüz yıl önce başlayan Avrasya sürecinde , dünyanın merkezini ele geçirmek isteyenler Pancılık akımları ile bölgedeki ağırlıklarını artırmaya çalışırken hem birbirleriyle mücadele ederek birbirlerinin yollarını kesmişler , hem de aradan geçen uzun zaman dilimi boyunca uluslararası konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek, bu bölgede kendi ağırlıklarını öne çıkaramamışlardır . Bölgede Almanlar ve Ruslar büyük imparatorluk planları yaparken Macarlar ve Türkler var olabilmenin çabası içinde Pancılık akımlarına yönelmişlerdir . Ne var ki , bölgeye sonradan gelen İsrail devletinin Orta Doğu’daki konumunu Avrasya hegemonyası için kullanmak isteyen Siyonizm , Orta Doğu sonrasında , Balkanlar , Kafkaslar, Hazar ,Rusya ve Orta Asya gibi bölgeleri de ele geçirerek dünya egemenliği arayışında Avrasya’nın egemen gücü olarak hareket etmektedir . Bu durumun gelişmesi için , Siyonizm bölgede son derece hesaplı uygulamaları devreye sokmakta ve rakiplerini tasfiye edecek bir yaklaşımı çeşitli uygulamalar üzerinden devletlere karşı geliştirmektedir . Pan-Slavizm Rus emperyalizmi , Pan-Cermenizm Alman emperyalizmi , Pan-Turanizm Macar faşizmi , Pan-Türkizm ise Türklerin faşizmi olarak kamuoyuna yansıtılarak , Pancılık akımları kötülenmiş ve zamanla tasfiyeye yönlendirilmiştir ama Pan-Siyonizm korunmuştur . Bugünün konjonktürü doğrultusunda bölgeye yansıyan politikalar ilePan-Siyonizmin uygulama alanına getirmiş olduğu girişimler hep Siyonizmin bölge egemenliğine katkıda bulunmuştur .

Eyaletleşmeüniter devletleri parçalayarak , yerelleşme merkezi devletleri tasfiye ederek ,mezhepleşme din üzerinden toplumları dağıtarak ,etnik kavga ulusları ortadan kaldırarak ,şirketleşme bölge halklarını ekonomi üzerinden emperyal kapitalist düzene bağlayarak , küreselleşme döneminin bölgeye yansıyan önemli gelişmeleri olmuştur .Küresel emperyal dönemin bu yansımaları Avrasya coğrafyasındaki bütün devletleri ve milletleri dağılmaya doğru sürüklerken , bu gibi gelişmelerin aslında Siyonizmin önünü açarak , gelecekte bir Büyük İsrail projesinin bölgede etkili olmasını sağlayacak gibi görünmektedir .Küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bölgedeki bütün devletlerin parçalanarak eyaletler halinde Kudüs merkezli bir Siyonist yapılanmanın içinde yer alması planlanmaktadır . İsrail’in işgal ettiği topraklarda güven içinde varlığını sürdürebilmesi için ,gelecekte Avrasya devletlerinin çökertilerek tehdit olmaktan çıkartılması gerekmektedir .Orta Doğu devletlerini kendi beslediği terör örgütleri ile paramparça ederek eyaletler halinde Kudüs’e bağlamayı hedefleyen İsrail devleti ,Balkanlar,Kafkaslar,Hazar ve Orta Asya gibi Avrasya bölgelerindeki devletler için de benzeri bir siyasal çözülme sürecini , bölge devletlerine dış destekler aracılığı ile dayatmaktadır. Bölge devletleri ;yerelleşme, eyaletleşme, mezhepleşme ,etnikleşme ile birlikte dışa bağımlı şirketleşme çıkmazlarından kurtulmadıkça İsrail’in Pan-Siyonizm örgütlenmeleri ile çökmekten ve dağılmaktan kurtulamayacak gibi görünmektedirler .Savaşı ve sıcak çatışmaları uluslararası komplolar ile birlikte Avrasya’nın her bölgesine taşıyan Siyonizm , bölgede Pancılık akımına soyunarak , merkezi alanda tam anlamıyla bir Yahudi egemenliği inşa etmeye çalışmaktadır .Siyonizmin dünya egemenliği projesi, Orta Doğu ile birlikte bütün Avrasya ülkelerini de haritadan silmeyi hedef aldığı için , öncelikle merkezi devletlerin bir araya gelerek savaşa karşı bir merkezi savunma örgütünü kurmaları gerekmektedir. Merkezi devletlerin öncülüğünde Avrasya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan devletleri de içine alan daha büyük bir kıtasal oluşum, ancak Pan-Avrasyacı bir yaklaşım çerçevesinde mümkün olabilecektir . Bu nedenle önümüzdeki dönemde Pan-Slavizm,Pan-Cermenizm,Pan-Turanizm,Pan-Türkizm ve Pan-Arabizm gibi Pancılık akımlarının , en büyük emperyalizm olan Pan-Siyonizme karşı birleşerek büyük bir bütünsellik içinde Pan-Avrasyacılık yapmaları gerekmektedir . Pan-Avrasyacılık akımının çatısı altında bir araya gelecek olan bütün Pancılık akımları bu doğrultuda bir araya gelerek emperyalizme ve Siyonizme karşı varlıklarını ve geleceklerini güvence altına alabileceklerdir .Orta Doğu savaşı bu doğrultuda acilen durdurulmalıdır .